Kaynaklar / Sahabeler

Hz. Ali - 2 (ra)*

İslâm’ı ilk kabul eden şahısların dördüncüsüdür. Çocuk olduğu halde İslâm’ı kabul eden, namaz kılmaya başlayan kimsedir. O hususta da çok hadîs-i şerîf var... Çocukluğundan beri İslâm’a bağlı olarak yetişmiş insandır. Çok büyük bir sevaba nâil oluyor ve Arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenip cennete giriyor. Çocukluğundan beri İslâm içinde yetişip, gelişip hayatını böyle tamamlayan bir insan olduğu için, Hz. Ali Efendimiz bu bakımdan da özel ve önemli bir zât-ı muhterem...

Yazının diğer dillerdeki çevirileri

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

Allah nasip ederse, hiç olmazsa ayda bir olmak üzere periyodik olarak Hz. Ali Efendimiz’le ilgili sohbetler yapmayı istiyorum. Böyle bir konuda konuşma yapmaya karar verişimiz için sebepler var...

Alevîlik konusunun bizim için büyük sosyal önemi bulunmaktadır. Ben Alevîliği aktüalite ifadesi olarak almıyorum, Hz. Ali Efendimiz’e mensubiyet olarak değerlendiriyorum. Önemli bir konudur. Bu konuda ilme ve araştırmaya dayalı, selahiyetli, sağlam bilgiler konuşulmaya başlanmalıdır, diye düşünüyorum. Bunun memleketimize, halkımıza fayda sağlayacağını, mutluluk getireceğini düşünüyorum. Onun için bunu yapmalıyız.

Bendeniz kardeşiniz, Hz. Ali Efendimiz’le ırken ilgisi olan bir kimseyim. Ecdadımızın onun soyundan geldiği ifade edilir. Binâenaleyh onun evlâdından oluyoruz. O bakımdan Hz. Ali ile ilgili, ona muhabbet duyan insanlar bizim hürmetimizi çekiyor, dikkatimizi çekiyor.

Ayrıca tasavvuf yönünden de bizim Nakşî tarikatının ilk ismi bir rivayete göre zikr-i hafîyi tercih etmiş bir yol olarak Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz’dir ama silsilemizin bir kolu da Hz. Ali Efendimiz’e, oradan Peygamber Efendimiz’e bağlanır.

Binâenaleyh, Peygamber Efendimiz’in, Hz. Ali Efendimiz’in, Fatıma validemizin —rıdvânullahi aleyhim ecmaîn— evlâdı olan bütün imamlar, tasavvuf yönünden de bizim samimi olarak bağlandığımız kimselerdir.

Ülkemizde bu ismi alan hatırlı ve önemli bir zümre, kalabalık bir grup var... Alevî demek, aslında “Hz. Ali Efendimiz’e mensup olan” demektir. Bir kelimenin sonuna böyle “î” getirilince Arapça’da, mensubiyet ifade eder. İstanbul’a mensup anlamında “İstanbulî”, Konya’ya mensup anlamında “Konevî”, Mekke’ye mensup anlamında da “Mekkî” denildiği gibi... Buna ism-i nisbe derler ama anlam çok açık: “Hz. Ali Efendimiz’e mensup olan...” Bu mensubiyet gönül, sevgi ve inanç bağı olarak mensup olan demek... Bu güzel bir şeydir. Çünkü Hz. Ali Efendimiz çok mübarek, çok muhterem bir kimsedir.

Bu söz bazı kimseler için bir iftihar bazı kimseler için de bir kuşku vesilesidir. “Ha, bu Alevî mi?..” filân diye, bir tereddüt vesilesidir. Hatta bazen bir soğukluk vesilesidir. Bunların çözülmesi, konuşulması lazım!.. Gazetelerde tefrikalar, resimler neşrediliyor. Bu konuyla ilgili çok eserler var ama meseleyi iki bakımdan ele almak mümkün:

1. Sosyolojik bir hadise olarak. “Alevî” diye anılan bir zümre var... İster “Alevî” diyelim, ister başka bir isimle adlandıralım böyle bir zümre var... Bunların örfünü, âdetini, halini inceleyelim; tasvir, tarif ve beyan edelim diye düşünülebilir. Bu herhangi bir sosyal vakıanın göz önüne alınması, incelenmesi demektir.

2. Bir de, meseleyi ideal yönünden, hakikat ve doğruluk yönünden ele almak gerekebilir. Yani tenkitçi bir bakışla meseleye eğilmek, kaynakları ve kaynakların sıhhatini araştırmak, yol hakkında bir puan vermek, doğruluğu hakkında söz söylemek...

Ben şahsen, “Türkiye’de bir vakıa olarak Alevîlik var, Bektâşîler var... Onların âyinleri şudur vs.” diye bir şey anlatmayacağım. Madem ki bazı insanlar Hz. Ali Efendimiz’e muhabbet duyuyorlar ve ona bağlı bulunuyorlar, seviyorlar; ben de seviyorum, onlar da seviyorlar. Binâenaleyh, ben onlara yardımcı olmak istiyorum.

Alevîlik nedir? Hz. Ali’ye bağlılık nasıl olmalıdır? Hz. Ali Efen­dimiz nasıl bir insandır?

Ben Alevîlik konusunda yeni tabirle biraz köktenciyim galiba... Kökünden, temelinden işi yeniden tanzim etmek istiyor ve bunun da faydalı olduğuna inanıyorum. Çünkü canlı bir konudur. Bazen ihtilaf ve çekişme konusudur. Bir sosyal problem halindedir. “Türkiye de bizim vatanımız olduğu için bu toprakların problemleri üzerinde düşünmek, konuşmak ve çözüm aramak, doğru çözümleri bulmaya, güzel sonuçlara ulaşmaya çalışmak bizim aynı zamanda bir vatan borcumuz olduğundan bu meselelerle ilgilenmemiz gerekiyor.” diye eğiliyorum.

Ben ilâhiyatçıyım, doktoram ilâhiyattandır, doçentliğim ilâhiyat sahasındadır, profesörlük unvanım da ilâhiyat profesörlüğüdür. Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde yirmi yedi sene hocalık yaptım.

Biliyorsunuz bir kimse üniversiteye asistan olarak giriyor, sonra doktora yapıyor, sonra doçent oluyor, sonra profesör oluyor. Tabii arada şimdi yardımcı doçentlik kademesi var ve bu kademenin aşılmasındaki usuller, bizim zamanımızdan biraz farklı...

Doçentlik tezimi yaparken konu olarak Hacı Bektâş-ı Velî’yi almıştım. Kendim dinî edebiyat sahasında çalışan bir kimse idim. Türk Edebiyatı’nın dinî mahsulleri, bu mahsulleri ortaya koyan yazarlar, şairler ve bu ortaya konulmuş olan eserlerin kendileri, metinleri, bunların açıklanması... Benim konum tatlı bir konuydu, güzel bir konuydu, severek çalıştığım bir konuydu; mevlîd-i şerîfler, kasîdeler, nât-ı şerîfler, dinî eserler...

Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin hayatı ve eserleri üzerinde çalışma yapmıştım. Çünkü o da çok sevilen bir insan... Kendilerine Bektâşî denilen taraftarları var. Bizimle de ilgisi var. Nakşî tarikatından feyz almış, o da Nakşî hulefâsından... Hâcegâniyye’ye bağlı, Abdülhâlik-ı Gucdüvânî Efendimiz’in yetiştirdiği bir derviş...

Hacı Bektâş-ı Velî üzerinde herkes çalışmış. Avrupalılar çalışmış, Türkiye’den çalışanlar olmuş. Ama ben meseleyi bir edebiyat tarihçisi olarak aldım. Hacı Bektâş-ı Velî’nin eserlerini kütüphanelerde aradım. El yazması eserler üzerinde çalıştım. Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin türbesine, dergâhına gittim, kitâbeler üzerinde çalıştım, araştırmalar yaptım. Anadolu’nun kütüphanelerini taradım. Avrupalılar’ın ve yerli araştırıcıların bilmediği, bulmadığı malzemeleri buldum.

Ord. Prof. Fuad Köprülü, Ord. Prof. İsmail Hikmet Ertaylan, Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda yazılar yazmış... Onların hepsini, vesika göstere göstere değiştirecek malzemeler buldum. Hacı Bektâş-ı Velî’nin Makâlât’ının sağlam bir metnini ortaya koydum. Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin anma toplantılarında bizim eserimizden faydalanmak, vazgeçilmez bir şey oldu. Çünkü o konuda yaptığımız araştırmaların sonuçları herkesi ister istemez ilgilendiriyor ve bağlıyordu.

Alevî-Sünnî meselesi bu yıllarda ayrıca bizim Türkiye için bir önem arz etti. Memleketimizi gözümüz gibi korumaya ve kollamaya çalışıyoruz. Ecdadımızın bize bıraktığı bir emanet diye, camdan bir fanusun içindeki kıymetli, kırılıp dökülecek bir malzeme gibi el üstünde tutmaya çalışıyoruz. Birliğini ve bütünlüğünü bozdurmamaya çalışıyoruz. Bu arzular içindeyken, bir de ayrıca halkımızın arasına böyle birtakım yaralar açıldı.

1993 senesinin sonlarında Avustralya’ya gitmiştim. O kadar uzak bir kıtada baktım ki bu mesele çok büyük bir ihtilaf meselesi olmuş, çok büyük kavgalara yol açmış, üzüntülere sebep olmuş. Bana anlattılar, ben de çok üzüldüm.

“Burada bize vazife düşüyor. Bir taraftan, ecdadımızdan aldığımız bilgilere göre soyca ilişkimiz varmış. Bir taraftan tasavvufî yönden ilişkimiz var, bir taraftan ilmî yönden ilişkimiz var, bir taraftan millî yönden ilişkimiz var...” dedim.

Kalktım, kıtanın ortasında büyük bir tarım şehri olan Mildura şehrinde bu kardeşlerimizin derneklerine gittim. Onlarla oturdum.

“Sizi ziyarete geldim. Sizin birtakım aşırı davranışlarda bulunduğunuzu duydum. Radyoda İslâm’a karşı sözler söylemişsiniz. Sünnî ve Alevîler’in rekabeti veya karşıtlığından, sanki Alevîler dindar değilmiş, gayrimüslimlermiş de, İslâm’a çatıyorlarmış. İslâm’a hücum etmek tarzına dökülmüş. Bunun yanlışlığını size anlatmaya geldim!” dedim. Yani “Siz Alevî misiniz? Hz. Ali Efendimiz’e bağlı mısınız? Gerçekten bağlıysanız, böyle bir şey olmaması lazım geldiği için, sizinle konuşmaya, dertleşmeye geldim.” dedim. Üç saat kadar konuştum.

Onlar her meselelerini söylediler, biz de her meseleyi cevaplandırdık. Tatmin oldular ama bizim de içimizde bir arzu belirdi. “Biz Hz. Ali Efendimiz’i tanıtmaya devam edelim. Alevî kardeşlerimize hizmet edelim. Çünkü bu meseleyi bilen insanların konuşması ve kaynaklara dayalı konuşmalar yapılması güzel... Bunun bir politikaya alet edilmesi veyahut bir çeşit düşmanlık istihsaline, üretimine alet edilmesi doğru değil... Hz. Ali Efendimiz buna razı gelmez... Allah razı gelmez... Bizim vicdanımız sızlıyor. Bu problemin çözülmesi lazım!..” dedik.

Çözüm yolu olarak da şöyle bir yol geliştirdik: Alevî kardeşlerimizin büyük gördükleri, hürmet ettikleri bütün şahısları onlara güzelce, kaynaklarıyla tanıtalım!.. Söz ilmin olsun, herkes hakikate râm olsun, teslim olsun... Çünkü Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:

زُلْ مَعَ الْحَقِّ حَيْثُمَا زَالَ

Zül mea’l-hakkı haysümâ zâle.

“Hak nereye giderse, hakla beraber ol.”1Belli bir cephede, belli bir yerde durup da inat etme; hak nereye giderse, onunla beraber ol, Hakk’ın yanında ol, hakikatin, gerçeğin, doğru olan şeyin yanında ol, buyuruyor.

Onun için, bu konunun Türkiye’de de devam etmesini arzu ediyordum. Fatih’te, İskenderpaşa Camiimiz’de pazar günleri hadis dersimiz vardır. Yıllar önceden başlamış an’anevî bir olay olarak hadîs-i şerîfleri okuyoruz. Bir hadis kitabını başından başlıyoruz, bitirdiğimiz zaman yine başına dönüp tekrar okuyoruz. Dinleyicilerimiz Peygamber Efendimiz’i sözlerinden tanısınlar, kendi hadîs-i şerîflerinden tanısınlar, İslâm’ın ana kaynaklarından birisi olan sünnet-i seniyye kaynağından öğrensinler diye pazar günleri ders yapıyoruz. “Bir de Hz. Ali Efendimiz’i anlatan bir çalışma yapalım.” dedik.

Zaten bir edebiyat tarihçisi olarak beni edebiyat tarihi çalışmalarından ilgilendiriyordu. Türk edebiyatından çeşitli örnekleri, önümüzdeki haftalarda inşaallah çeşni olsun, sıkıcı olmasın, kültürümüzün çeşitli sahneleri, konuları anlaşılsın diye buraya getirip sizlere anlatmayı düşünüyorum.

Türk Edebiyatı’nda Hz. Ali Efendimiz’in sözleriyle ilgili bazı eserler vardır. Ben onların neşrini düşünüyordum. Mesela, Sad Kelime-i Hz. Ali isimli bir eser vardır. Sad, “yüz” demektir. Bir müellif Hz. Ali Efendimiz’in yüz sözünü almış, bunu Türkçe’ye tercüme etmiş, açıklamış. Güzel bir konu... Hz. Ali Efendimiz’in sözlerini açıklamış oluyor. Bu sevenlere bir malzeme teşkil eder.

Ben bunu düşünüp duruyordum. Ankara’da çok sevdiğimiz bir asker emeklisi talebemiz vardı. Askerde de başarılıydı ama emekli olduktan sonra bizim fakülteye geldi, üstün başarıyla mezun oldu. Kitaplar edindi, kütüphanesini zenginleştirdi. Kaynak eserler aldı. Onun kütüphanesinde Irak’ta Şia’nın önemli merkezlerinden biri olan Necef’te basılmış bir eser gördüm. Hz. Ali Efendimiz’in bin tane vecizesini, sözünü ihtiva eden bu eserin fotokopisini alıp güzel bir cilt haline getirmiştim.

İşte, “Pazar günü hadîs-i şerîflerle ilgili ders yaptığımız gibi bir de Hz. Ali Efendimiz’in sözleriyle ilgili ders yapalım. Hz. Ali Efendimiz’in sözleri ve fikirleri anlaşılsın, bilinsin ve yayılsın... Onunla ilgili bir sağlam malzeme terâküm etsin, biriksin.” diye düşündük. Bakırköy’e davet edilince, burada başlatmış olduk.

Hz. Ali Efendimiz hakkında kısa bir özetleme yapmamız gerekirse:

Hz. Ali Efendimiz milâdî 598 yılında doğmuş; babası Ebû Tâlib, Peygamber Efendimiz’in amcası ve onu himayesine alarak çok yardım etmiş olan bir kimse... Başkaları düşmanlık yaptığı zaman, onu korumuş ve kollamış olan bir kimse...

Ebû Tâlib’in pek çok çocuğu varmış; Hz. Ali Efendimiz de onlardan birisi... Peygamber Efendimiz de çok vefalı, çok ince düşünen, çok merhametli ve çok sâdık bir insan... Tabii her şeyi güzel, her şeyi örnek de akrabalarıyla ve kendisine yardımı olan insanlarla ilişkisi ömrünün sonuna kadar çok muntazam bir şekilde devam etmiş olan bir insan...

Mesela, Medine’ye geldiği zaman, doğrudan doğruya Medine’ye girmemiş, Kuba Mescidi’nin olduğu mıntıkada, Kuba köyünde konaklamış. Sonra, hayatının sonuna kadar her cumartesi günü Kuba’yı ziyaret etmeyi âdet edinmiş. İnsanlara da vefası var, mekâna da vefası var... Medineliler kendisini davet edip kucak açtılar, yardımcı oldular. O da ilk önce Kuba’ya geldi, ilk karşılanması orada oldu. Hatta biraz ilerisinde cuma namazı farz oldu, cuma namazı kıldılar, orada cuma mescidi var... Oraya her cumartesi gittiğinden, hadîs-i şerîf var;

“Kim cumartesi günü evinde sıkı bir şekilde temizlenir, gusül abdesti alır ve gider Kuba Mescidi’nde iki rekât namaz kılarsa, umre sevabı alır.”2diye ashabını da teşvik ediyor.

Ebû Tâlib’in yanına gitmişler;

“Evlâd ü iyâliniz çok, ev kalabalık... Yardımcı olalım...” demişler.

Neticede Hz. Ali Efendimiz küçük bir çocukken, Peygamber Efendimiz alıyor. Bir taraftan amcasına vefa borcunu ödüyor; amcası ona bakmıştı, o da amcasının çocuğuna bakıyor. Ama bir taraftan da bu Hz. Ali Efendimiz için çok büyük bir şeref... Peygamber Efendimiz’in erkek evlâdı yok ama âdetâ evlât gibi onun yanında büyümüş bir insan Hz. Ali Efendimiz.

Tabii Peygamber Efendimiz’in aslında yeğeni ama evlât gibi yanında büyümüş ve Medine-i Münevvere’ye hicret ettikten bir sene sonra kızı Fatımatü’z-Zehrâ ile evlenmek şerefine ererek Peygamberimiz’in damadı olmuş. Peygamber Efendimiz’in sülâlesinin bu günlere kadar dallanıp, şecere-i nesl-i pâk-i Muhammedî’nin buraya kadar ve ilâ âhiri’l-eyyâm devam etmesine vesile olmuş bir menba oluyor Hz. Ali Efendimiz...

Kendisi esmerce, sağlam vücutlu bir zât-ı muhterem olup son derece cesur olduğu, kahraman olduğu ve Bedir, Uhud, Hendek harpleri dahil hemen hemen, —eğer Peygamber Efendimiz başka görevle görevlendirmemiş ise— bütün savaşlarda bulunmuş3 ve çok üstün başarılar sağlamış bir insan olduğu ortada olan bir kimsedir.

Hayber gazası sırasında, Hayber kalesi kuşatıldığı zaman, Peygamber Efendimiz;

“Bu sancağ-ı şerîfi yarın öğle vakti Hayber kalesine hücum etsin ve onu fethetsin diye öyle bir şahsın eline vereceğim ki o Allah’ı sever, Allah onu sever.” buyuruyor. Gece vakti bu sözü söylüyor. Herkeste bir merak;

“Acaba yarın Peygamber Efendimiz bu mübarek sancağını kime verecek?..” Allah’ı seven sahabe-i kiram ama Allah tarafından da sevildiği Peygamber Efendimiz tarafından tastik edilen kimse... Kim acaba bu?..

Hz. Ömer;

“Ömrümde hiç bir şeyi bu kadar arzu etmemiştim. ‘Yarın bu sancağı Peygamber Efendimiz bana verse’ diye o kadar arzu ettim ki...” diyor.

Sonra ertesi gün olunca, Peygamber Efendimiz ashabına şöyle nazar eylemiş. Herkes, “Ben daha iyi görüneyim de beni seçsin!” diye biraz doğrulmuş. Bakınmış, bakınmış Peygamber Efendimiz, içlerinden birisini seçmemiş. Diyor ki:

“Ali nerde?..”

“Yâ Resûlallah! Gözünde muazzam bir ağrı çıktı. Gözü ağrıyor, çadırda yatıyor, hasta...” diyorlar.

“Çağırın onu bana!” diyor.

Çağırıyorlar. Mübarek gözlerini meshediyor. Ağrısı geçiyor. Sancağı ona teslim ediyor.4Peygamber Efendimiz’in tastiki ile Allah tarafından sevilmiş bir insan olduğu böylece görülmüş oluyor. Hz. Ali Efendimiz Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen bir mübarek zât.

Tabii Aşere-i Mübeşşere’den... Peygamber Efendimiz, bir keresinde hurmalık bir bahçede otururken, yanındakilere bazı isimleri sayarak, “Şu cennettedir... Şu cennettedir... Şu cennettedir...” diye on kişinin ismini saydı.5 Bunlara “el-Aşeretü’l-mübeşşereti bi’l-cenneti fî hayâtihî” “Sağlıklarında cennetle müjdelenmiş on kişi” denilir. Biz kısaca “Aşere-i Mübeşşere” diyoruz. Bunlardan birisi de Hz. Ali Efendimiz’dir. Oradan da Peygamber Efendimiz’in tastikine mazhar olmuş bir kimsedir.

Peygamber Efendimiz;

“İstanbul’u fetheden komutan ne iyi komutandır, İstanbul’u fetheden ordu ne iyi bir ordudur.”6 buyurdu diye Emevîler kaç sefer yapmışlar!.. İslâm orduları kaç defa İstanbul’u fethetmeye çalışmışlar, çalışmışlar, çalışmışlar da, sonunda fetih Fatih Sultan Muhammed Han cennetmekân’a nasip olmuş... Onun gibi bir şey... Hz. Ali Efendimiz de Aşere-i Mübeşşere’den, hayatında cennetle müjdelenmiş bir kimse...

İslâm’ı ilk kabul eden şahısların dördüncüsüdür. Çocuk olduğu halde İslâm’ı kabul eden, namaz kılmaya başlayan kimsedir. O hususta da çok hadîs-i şerîf var... Çocukluğundan beri İslâm’a bağlı olarak yetişmiş insandır. Çok büyük bir sevaba nâil oluyor ve Arş-ı âlânın gölgesinde gölgelenip7 cennete giriyor. Çocukluğundan beri İslâm içinde yetişip, gelişip hayatını böyle tamamlayan bir insan olduğu için, Hz. Ali Efendimiz bu bakımdan da özel ve önemli bir zât-ı muhterem...

Halifelerin de dördüncüsüdür. İlk müslüman olanların dördüncüsü, râşid olan halifelerin de dördüncüsü... 654 Milâdî tarihinde halife oldu ve 661 yılında İbni Mülcem8 adında bir Haricî tarafından şehit edildi. Şehit edilmek de sıradan bir ölüm değil, o da cennetlik olma alâmeti... Onun için, şehâdet şerbetini de içmiş bir mübarek zât Hz. Ali Efendimiz...

Son derece edîb bir insandır. Onun, Mısır’daki komutanı Mâlik b. Eşter’e gönderdiği bir muhteşem mektubu var, onu da bahis konusu ederiz. Onun da edebî ve fikrî değerinin ne kadar yüksek olduğu o zaman görülecektir.

Son derece fasîh ve belîğ bir insandır. Onun için bu kitabın başındaki girişte de şöyle zikredilmiş:

Emîrü’l-mü’minîn ve seyyidü’l-büleğâ... “Beliğ insanların da önderi, efendisi...” Gerçekten de nüktesi var, zerafeti var, belâğati var, fesâhati var; öyle bir insan... Allah şefaatine erdirsin!..

Kendisinin en çok sevdiği künyesi Ebû Turâb’dır.9 “Toprak babası” demektir. Çünkü bir keresinde evde biraz toz pembe, şeker renkli bir şeyler olmuş. Evden kalkmış, mescide gelmiş. Oraya uzanmış. Peygamber Efendimiz de eve gittiği zaman kızı Fatımatü’z-Zehrâ’ya... Onun da cennetlik olduğu Peygamber Efendimiz tarafından müjdelenmiştir. Bellidir, cennet hatunlarındandır.10

“Kızım, Ali nerede?..” deyince;

“Baba, biraz aramızda konuşmalar oldu, asabileşti kalktı gitti.” demiş.

Mescide gitmiş, uzanmış, orada uyumuş. Peygamber Efendimiz yanına gittiği zaman;

“Kalk ey Ebû Turâb!..” demiş. Biraz böyle yatıp topraklandığı için, “Ey toprak babası, kalk!” demiş.11 Artık o latife yollu bir iltifat olduğu için, Hz. Ali Efendimiz’in en çok sevdiği lakaplardan biridir.

Bir lakabı da “Esedullah”‘tır.12 Bendenizin adı Esad, “ayn” ile, “es”ten sonra bir kesme işareti ile yazılır. Es’ad, “en mutlu” demektir. Esed, “aslan” demektir. Esedullah, “Allah’ın aslanı” demektir.

Yine Araplar’ın aslana verdikleri bir başka isim var, o da Haydar’dır.13 Onun için Hz. Ali Efendimiz’in bir sıfatı da Haydar’dır. Hatta bazen “Haydar-ı Kerrâr” derler. Kerrâr, “düşmana tekrar tekrar hamle yapan” demektir. Öyle bir aslan ki tekrar tekrar, üst üste ileriye doğru hücum ediyor. Savaşta kerrârlık önemli...

Bir firar var... “Kerre ve ferre” var... Ker, “öne doğru hücum etmek”; fer, “geriye doğru kaçmak” demektir. Bu yüzden fer iyi değildir.

اَلْفِرَارُ يَوْمَ الزَّحْفِ

el-Firârü yevme’z-zahf (mine’l-kebâir).

“Firar, savaştan kaçmak büyük günahtır.”14

Savaşta düşmandan geri kaçmak ancak bir askerî hile için olabilir. Yoksa öleceğim diye düşmandan kaçılmaz. Onun için bizimkiler savaşı kazanmıştır... Düşmandan kaçmak büyük günah olduğu için direnmiştir, savaşmıştır.

Osmanlı ordusu mensuplarının hepsi Hz. Ali Efendimiz’in dervişânıdır, onun hayranıdır. Onlar, savaştan kaçmak büyük günah olduğundan, bir taraftan da Hz. Ali Efendimiz Haydar-ı Kerrâr olduğundan, firar edici değil de öne doğru saldıran, kükreyen bir aslan gibi olduğundan direnmişler ve savaşmışlardır.

Şâh-ı Merdândır. Merd, Farsça “adam”; merdân da, “adamlar” demektir. Farsça’da çoğul takısı “ân” oluyor; zen “kadın”, zenân “kadınlar” demektir. Şâh-ı Merdân, “mert insanların şâhı, mertlerin şâhı, mertlerin en önde geleni, mertlerin en üstünü” mânasına geliyor.

Bir de bununla müseccâ “Şîr-i Yezdân” tabiri vardır. Şîr, “aslan”, Yezdân da, “Allah” yerine kullanılan bir kelimedir. Şîr-i Yezdân, Esedullah’ın Farsça’sıdır; “Allah’ın aslanı” demektir.

Şîr-i Yezdân, Şâh-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Ebû Turâb, Aliyyü’l-Murtezâ... İşte sıfatları bunlar.

Şâh-ı Velâyet’tir. Çünkü evliyâlık mertebelerinin yüksek noktalarındadır.

“Salih insanların anıldığı yere Allah’ın rahmeti iner.”15buyuruluyor.

Onun için sanıyorum, böyle bir cennetlik, mübarek, salih büyüğümüzün hayatının ve mübarek fasih, beliğ sözlerinin anlatıldığı yere de Allah’ın rahmeti inecektir. Üstümüze, gönlümüze, kalbimize, içimize, dışımıza...

Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nâil eylesin...


* 14 Nisan1994, Bakırköy.

1. Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, VII, 296, trc. no: 2045; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XX, 322, hadis no: 763; a.mlf., el-Mu’cemü’l-evsat, VII, 296, hadis no: 7542; İbni Hibbân, XIII, 196, hadis no: 5882; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, III, 137, hadis no: 1568; Hâkim, IV, 176; Heysemî, Mecma’u’z-zevâid, VII, 593; IV, 292.

2. Hadisin metni:

مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ (مَنْ تَطَهَّرَ فِي بَيْتِهِ ثُمَّ أَتَى مَسْجِدَ قُبَاءَ)، ثُمَّ صَلَّى فِي مَسْجِدِ قُبَاءَ رَكْعَتَيْنِ كَانَتْ لَهُ عُمْرَةً

Bk. Nesâî, “Mesâcid”, 9, hadis no: 699; İbni Mâce, “İkâme”, 197, hadis no: 1412; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 487, hadis no: 16024; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, VI, 75, hadis no: 5561.

3. Hz. Ali Tebük seferi esnasında Peygamberimiz’in ailesine bakmakla görevli olduğu için bu savaşa katılamamıştır. Bk. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, I, 92, terc. no: 3789.

4. Buhârî, “Cihâd”, 101, 141; “Fezâilü’s-sahâbe”, 9; “Meğâzî”, 36; Müslim, “Fezâilü’s-sahâbe”, 34-35.

5. Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 9, hadis no: 4649; Tirmizî, “Menâkıb”, 26, hadis no: 3747-3748; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 188, hadis no: 1631.

6. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 335; İbni Kâni’, Mu’cemü’s-sahâbe, I, 81; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, II, 38, hadis no: 1216; Hâkim, IV, 468, hadis no: 8300; İbni Asâkir, Târîhu Dımaşk, 58, 34-36 (Bir çok isnadla hadise yer veren İbni Asâkir önceki musanniflerin de içinde yer aldığı senedlerle rivayetleri tek tek nakleder. Bu senedler içinde İbni Ebî Şeybe, Ahmed b. Hanbel, Buhârî, İbni İshâk vardır). Bu hadisin senedinde yer alan sahâbî ve diğer râvilerden bahseden ricâl kitaplarında da bu hadise yer verilmiştir: Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, II, 81; a.mlf., et-Târîhu’s-sağîr, I, 306; İbni Hibbân, Sikât, III, 31; Zehebî, Tecrîdü esmâi’s-sahâbe, I, 51; Ebû Zür’a el-Irâkî, Zeylü’l-Kâşif, trc. no: 131; İbni Hacer, İsâbe, I, 162, trc. no: 685; İbni Abdilber, el-İstîâb, I, 170; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, I, 389, trc. no: 437. Heysemî: “Râvileri sikadır” der. Bk. Mecmau’z-zevâid, VI, 323.

7. Buhârî, “Zekât”, 15; Müslim, “Zekât”, 91.

8. Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 92, hadis no: 713; Hâkim, III, 155; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 56, 183.

9. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 263; Hâkim, III, 151.

10. Ebû Saîd’den nakledilen hadis için bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 64, 80, hadis no: 11636, 11773; Hâkim, III, 168.

11. Buhârî, “Mesâcid”, 25; “Fezâilü’s-sahâbe”, 9; “İ’tisâm”, 40; “Edeb”, 113.

12. Esed ismi ile ilgili olarak bk. Hâkim, III, 116.

13. Haydar ismi ile ilgili olarak bk. Hâkim, III, 116.

14. Bk. Nesâî, “Tahrîmü’d-dem”, 3, hadis no: 4009; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 413, hadis no: 23553; Taberânî, Müsnedü’ş-Şâmiyyîn, II, 178, hadis no: 1144.

15. Bu söz Muhammed b. Nasr el-Hârisî ile Süfyan b. Uyeyne’ye nispet edilir. Bk. Ahmed b. Hanbel, Zühd, s. 326; Ebû Nuaym, Hılyetü’l-evliyâ, VII, 285; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, hadis no: 1772.

Makale “Hz. Ali - 2” Prof. Dr. M. Es’ad Coşan (Rh.a.)