Kaynaklar / İslam Büyükleri

İmâm-ı Âzam ve Tasavvuf*

“İmâm-ı Âzam ve Tasavvuf” konusunu anlatacağız ama burada bir kaç müşkül mesele var. Birisi tasavvufun ne olduğu meselesidir. Tasavvufun çeşitleri var. Zaman içinde tarih boyunca kıtalar üzerinde yayılmış uygulamaları var. Bir müşkül bu. Bunda bu cemaat ehl-i sünnet ve’l-cemaatten olduğu için ittifak etseler, ikinci müşkül, tasavvufun kişinin özel hayatına ait bir mesele olduğudur. Özel hayatlar da mahremdir, tam bilinmeyebilir. Tasavvuf, ibadetleri içine alan takva yolu olduğu için ibadetinde gösterişten, riyadan ve sum’adan uzak olması istendiğinden büyüklerimiz daima mânevî hallerini gizlemeye çalışmışlar, saklamışlardır. Hatta öyle erbâb-ı tasavvuf, öyle arifler zuhur etmiştir ki kendisini kast-ı mahsusla menfî göstermek istemişlerdir. Halkın rağbeti üzerlerine teveccüh etmesin diye kasten, bilerek kendilerini değersiz gösterme çalışması yapmışlardır. Kendilerini perdelerin arkasına saklamışlardır. Övünmek şöyle dursun, zemmedilmekten hoşlanır hale gelmeye başlamışlar, zemmedilmeye çanak tutacak işler yapmışlardır. Kendilerini ömürlerinin sonuna kadar saklamışlar; sevapları kaçmasın, ibadetin fazileti azalmasın diye söylememeye, sezdirmemeye, bildirmemeye çalışmışlardır.

Yazının diğer dillerdeki çevirileri

Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)

“İmâm-ı Âzam ve Tasavvuf” konusunu anlatmamı istemişler. Tepeden gelme tensip ve istek olarak birden kendimi İmâm-ı Âzam hazretleri ve tasavvufu anlatmak vazifesiyle karşı karşıya buldum. Bu çok zor iştir. Mücevherin kıymetini kuyumcu bilir. Biz o mübarek zâtı layıkıyla nasıl anlatabiliriz?!

“İmâm-ı Âzam ve Tasavvuf” konusunu anlatacağız ama burada bir kaç müşkül mesele var. Birisi tasavvufun ne olduğu meselesidir. Tasavvufun çeşitleri var. Zaman içinde tarih boyunca kıtalar üzerinde yayılmış uygulamaları var. Bir müşkül bu. Bunda bu cemaat ehl-i sünnet ve’l-cemaatten olduğu için ittifak etseler, ikinci müşkül, tasavvufun kişinin özel hayatına ait bir mesele olduğudur. Özel hayatlar da mahremdir, tam bilinmeyebilir. Tasavvuf, ibadetleri içine alan takva yolu olduğu için ibadetinde gösterişten, riyadan ve sum’adan uzak olması istendiğinden büyüklerimiz daima mânevî hallerini gizlemeye çalışmışlar, saklamışlardır. Hatta öyle erbâb-ı tasavvuf, öyle arifler zuhur etmiştir ki kendisini kast-ı mahsusla menfî göstermek istemişlerdir. Halkın rağbeti üzerlerine teveccüh etmesin diye kasten, bilerek kendilerini değersiz gösterme çalışması yapmışlardır. Kendilerini perdelerin arkasına saklamışlardır. Övünmek şöyle dursun, zemmedilmekten hoşlanır hale gelmeye başlamışlar, zemmedilmeye çanak tutacak işler yapmışlardır. Kendilerini ömürlerinin sonuna kadar saklamışlar; sevapları kaçmasın, ibadetin fazileti azalmasın diye söylememeye, sezdirmemeye, bildirmemeye çalışmışlardır.

Mesela rahmetullâhi aleyh Ömer Nasuhi Bilmen Hocamız’ın İstanbul Müftüsü, Diyanet İşleri Başkanı olduğunu herkes bilir de, bizim tarikatımızda ihvan olduğunu kim bilir?! Çok az insan bilir, bilmezler. Neden? Mübarek saklamıştır. Korktuğundan mı saklamıştır? Hayır. Belki korkmuştur ama Allah’tan korkmuştur, riya olur diye korkmuştur. O yüzden saklamıştır. “Bu bir gizli iştir, özel hayata ait, kuluyla Mevlâsı arasında bir meseledir.” diye ketmetmiştir, saklamıştır. Ben de bilmiyordum, büyüklerimden duyunca hayret ettim. Meşâyihimizin halifelerinden İstanbul Müftülüğü yapmış olan başka bir zât-ı muhteremin yanında yetişmekteyken ona intisap etmiş ama kimse bilmiyor. Ben şimdi vefat ettiği için açıklıyorum. Ruhu şâd olsun.

“İmâm-ı Âzam ve Tasavvuf” konusunu anlatırken ne yapacağız, nasıl bir şekilde anlatacağız diye düşünmek gerekiyor. Tasavvufu anlatacağız, ondan sonra da İmâm-ı Âzam hazretlerinin kitaplarda yazılan evsafına, şemâiline, özel hayatına ait bilgileri ortaya dökeceğiz. Sonra sonucun ne olduğuna herkes kendisi karar versin. Tabii, karar durumu şudur diye biz de söyleyebiliriz.

Tasavvuf nedir? Tasavvuf İslâmî ilimlerin en şereflisidir. Bir ilmin şerefi, muhtevasının ve konusunun şerefiyle mütenasiptir. Madem ki tasavvufun hedefi, konusu mârifetullahtır, Allah’ı bilmektir, o halde tasavvuf eşref-i ulûm-ı İslâmiye’dir. En şerefli ilimdir.

Tasavvufun üzerinde alimler çok tarifler yapmışlar. Bir tasavvuf kitabında; “Falanca zât-ı muhterem kitabında, tasavvufun iki bin kadar tarifini toplamış.” diyor. Ben o kitabı henüz görmedim ama o nakli okudum. O kitabı da merak ettim, bakalım nasıl tarifler yapılmış diye. İki bin tane tarif toplamış. Her tarif kim bilir bir çiçek gibi, bir buket gibi birbirinden güzel noktalara temas ediyordur. Muhakkak her alimin tarifi de, görüşü de kıymetlidir.

Tasavvuf nefsi ve iradeyi terbiye etmektir; güzel ahlâka sahip olmaktır; âmâl-i sâlihayı usulünce zahirî ve batınî şartlarına uygun olarak eda etmektir.

Tasavvuf İslâm’ın özüdür, imanın icabıdır, sonucudur, tezahürüdür. İslâm’ın görünen halidir. Tabii Peygamber Efendimiz zamanından bizim zamanımıza kadar 14 asır geçtiği için de İslâm, dünyanın dört beş kıtasına yayılmış olduğundan, her beldenin insanlarının zevkleri, neşeleri, örfleri, âdetleri ve kültür seviyeleri farklı olduğundan tasavvufun uygulama bâbında Mısır’daki görünüşü ile Horasan’daki görünüşü, Yemen’deki, Anadolu’daki, Balkanlar’daki, Cezayir’deki, Tunus’taki görünüşü arasında farklılıklar, farklı görüntüler olabilir. “O halde bunun aslı esası nedir?” diyecek olursak; tasavvuf esas itibariyle “kâl ilmi değil hâl ilmi”dir. “Kâl” söz, “hâl” de insanın fiilî durumu demektir. Tasavvuf laf değil, iştir. Nazariyat değil yaşayışın, uygulamanın kendisidir. Sadece ilim değil, ilmi tatbik etmek, ilmiyle âmil olmaktır.

İnsan Kur’ân-ı Kerîm’in bize emrettiği haller ile hallenecek; Resûlullah Efendimiz’in ahlâkıyle ahlâklanacak. Zaten o;

كَانَ خُلُقُهُ الْقُرْآنَ

Kâne hulukuhû’l-Kur’ân.

“Kur’ân-ı Kerîm’in mücessem, müşahhas örneğidir.”1

Tasavvuf tam Kur’an ehli olmaktır; sünnet-i seniyeye tam uyan müslüman olmaktır; eksiksiz müslüman olmaktır. Tabii eksiksiz olması bahis konusu olunca; tam müslüman olmak, Kur’ân-ı Kerîm’e tam uymak, Resûlullah’a tam uymak bahis konusu olunca mutlaka ve mutlaka, şeksiz şüphesiz Kur’an ve sünnet-i seniye bilgisiyle iç içe olmak gerekir. Büyük evliyâullahın, büyük sûfîlerin hayatları incelenir, menâkıpları okunursa, hepsinin hadis, ulûm-u Kur’âniye, tefsir ve fıkıh sahasında çok emek sarfetmiş ve dinin özünü, mahiyetini ve esrarını derinlemesine yutmuş, kavramış, hazmetmiş insanlar oldukları görülür.

Onun için evliyâullahtan bir zât-ı muhterem, “Mettahazallahu veliyyen câhilâ ve lettehaza leallemahû.” “Allah cahil bir velî edinmemiştir. Bir cahili dost edinmez, velî yapmaz. Eğer ahlâkını sever, lütfeder onun da evliyâullahından olmasını isterse, mutlaka öğretir.”* demiştir. Cahil olmaz arif olur, dinin özünü bilir, Kur’ân-ı Kerîm’i, Resûlullah’ın sünnet-i seniyesini ve yolunu bilir, onu en iyi uygulayan insan olur. Demek ki tasavvuf, aslında Kur’an yoludur, Resûlullah’ın yoludur.

Tasavvuf Kur’ân-ı Kerîm’in yolu ise nereden çıkıyor? Bakacak olursak, tasavvufun konularının başında mârifetullah, aşkullah ve muhabbetullah gelir. Yunus Emre’nin şiirlerine bakın, Mevlânâ hazretlerinin eserlerine bakın, hep muhabbetullah. Eşrefoğlu ne diyor?

Balığın canını suda diridir,

İlâhî balığı gölden ayırma.2

Balık sudan çıkarsa ölür, yaşayamaz. Beni de seni sevmekten, senin yolundan ayırma. Balık sudan çıktığı zaman boğulduğu gibi, ben senden, senin sevginden ayrılırsam mahvolurum.

Tabakâtü’s-sûfiyye’de Serî es-Sakatî hazretlerinin hayatını, eserlerini ve sözlerini okumaya başladık. Serî es-Sakatî hazretleri orada;

“Yâ Rabbi! Eğer beni bir hatamdan dolayı cezalandıracaksan, senden perdelenmeyle cezalandırma. Seni müşâhededen mahrum olmakla cezalandırma. Başka neyle olursa olsun onu lütfen yapma.” diye dua etmiş.3 Bütün mutasavvıfların müşterek vasfı, Allah’ı bilmek ve o bilgileri nispetinde aşka ve muhabbete gark olmak; aşkullah ve muhabbetullah ile yaşamak. Bu hususta delil nedir?

Âyet-i kerîmelerde Bedir harbi münasebetiyle bildiriliyor ki:

مِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الْآخِرَةَ

Minküm men yürîdü’d-dünyâ ve minküm men yürîdü’l-âhireh.4

“Ey Resûlullah’ın ashâbı! Sizden bir kısmınız dünyayı istiyordu, bir kısmınız âhireti istiyordu.”

Bir kısmı “Kureyş kervanını vuralım, yolunu keselim, mallarını ganimet olarak alalım. Kâfirin malı mü’mine ganimettir, onu alalım.” diyordu. Ama bir kısmı malda ve dünyalıkta değildi. “Allahu Teâlâ hazretlerinin rızası neyse onu yapalım. Savaşmak emrolunmuş, savaşalım. Kâfir yenik düşsün, küfür silinsin.” diye düşünüyordu.

Yine hac münasebetiyle inen âyet-i kerîmelerde buyuruluyor ki:

فَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا ءَاتِنَا فِي الدُّنْيَا وَمَا لَهُ فِي الْآخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ

Fe-mine’n-nâsi men yekûlü: Rabbenâ, âtinâ fi’d-dünyâ ve mâ lehû fi’l-âhirati min halâk.

“İnsanların bir kısmı ‘Rabbenâ, âtinâ, fi’d-dünyâ’ diye dua ederler. Ama âhirette onların hiç bir nasibi yoktur.5 Sadece dünyalık peşindedirler. Makbul olan,

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا ءَاتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Rabbenâ, âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve gına azâbe’n-nar şeklinde dua etmektir.”6 diye devam ediyor. Âyet-i kerîmelerde anlatıldığına göre insanlardan mü’min olanlar var, kâfir olanlar var. Münafık olanlar da âyet-i kerîmelerle ifade edilmiş. Onlar da esas itibariyle ikisinin arasında, durumuna göre, kâh o taraftan, kâh bu taraftan sayılabilecek bir hale sahipler. Ama bir de bazılarından bahsediliyor ki:Yurîdûne vechehû. “Allahu Teâlâ hazretlerinin vech-i pâkini isterler, zâtını murad ederler.”7 Mesela Kehf sûresinde:

وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ تُرِيدُ زِينَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ أَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ وَكَانَ أَمْرُهُ فُرُطًا

Vasbir nefseke meallezîne yed’ûne rabbehum bi’l-ğadâti ve’l-aşiyyi yurîdûne vechehû ve lâ ta’du aynâke anhüm turîdu zînete’l-hayâti’d-dünyâ ve lâ tuti’ men ağfelnâ kalbehû an zikrinâ ve’ttebe’a hevâhu ve kâne emruhû furutâ8 buyurulmaktadır.

Peygamber Efendimiz’e ehl-i dünya, ehl-i kibir ve ehl-i ucube iltifat etmemesi, onların tekliflerine itibar buyurmaması, gece gündüz Rabbine dua edip, Rabbinin vech-i pâkini murad edenlerle beraber, Allah yolunda ibadet ve taatte sabr u sebat etmesini tavsiye ediyor. Anlaşılıyor ki sırf Allahu Teâlâ hazretlerinin zât-ı pâkine olan bağlılıklarından, sevgilerinden, muhabbetlerinden, gece gündüz Rablerine niyaz ve tazarru halinde olan ve Allah’ın bu sebepten onları çok sevdiği bir zümre de var. Demek ki Ashâb-ı Suffe ve sahabe-i kiramın ileri gelenleri bu zümreden. Efendimiz’e de; “Onlarla beraber ol, onların yanında bulun, öbür tarafın teklifine aldırma, onlar ayrı meclis istiyorlar, bu fukarayı hor ve hakir görüyorlar ama bunların gönlü zengin, bunlar Allah’ın sevgili kulları, ötekilerin teklifleri boş ve temelsizdir, onlara uyma.” denildiğine göre bunlar en yüksek.

Allahu Teâlâ hazretlerinin bilinmesi ve sevilmesi; tasavvufun bir konusu bu.

Tezkiye-i nefs: İnsanoğlunun içinde nefis denilen bir varlık var. Bu varlık,

إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي

İnne’n-nefse le-emmâretun bi’s-sûi illâ mâ rahime rabbî.

“Allahu Teala hazretlerinin lütfedip müstesnâ kıldığı, yardım eyleyip de vartalara düşürmediği kimseler müstesnâ, nefis insanlara kötü şeyleri çok çok emredip, kötülüklere teşvik edip, hatalara sürükleyen bir varlık.”9 Bu âyet-i kerîmeden alıp bu durumdaki nefse, “nefs-i emmâre” demişler. Kötülüğü emreden ama çok emreden, ikide birde içerden, “şunu yap, şunu yap, şunu yap” diye vesvese ve tahrik ile, arzularını göndererek tazyik eden, insanı baskı altında tutan nefis.

Şimdi bu nefis için “ego”, “ben” ve “self” diyorlar... Allahu Teâlâ hazretleri bunun terbiye edilmesi gerektiğini emretmiş, Kur’ân-ı Kerîm’de işaret buyurmuş.

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاهَا

Kad efleha men zekkâhâ.10

âyet-i kerîmesi ve daha başka âyet-i kerîmelerde emredilmiş. Bu nefsin terbiyesi ayıplardan, kötülüklerden arındırılması, hizaya getirilmesi, düzen altına alınması ve derece derece terbiye edilmesi, yükseltilmesi farz; farz-ı ayn. Herkesin bunu mutlaka yapması lazım. İbni Âbidîn kitabında bunu açıkça beyan etmiş. Zaten bilinen bir şey. Üzerinde münakaşa bahis konusu olmayan kesin bir şey. Tasavvufun işlerinden birisi bu.

Tasfiye-i kalp: Kalp et parçası değil, o et parçasına tevdî edilmiş bir hakikat-ı mâneviyedir. Biz ona gönül diyoruz, insanın gönlünün de sâfîleştirilmesi lazım. Şairin birisi;

Sür gider ağyârı dilden tâ tecellî ede hak.

Padişah konmaz saraya, hâne ma‘mûr olmadan.11*

demiş. Çok güzel bir beyittir. Büyüklerimiz de daima bununla istişhad eder, söylerler. Bu beyti biz de seviyoruz.

“Yabancıları, mâsivallâhı, gayrullâhı, fâni, boş düşünce ve hedefleri gönlünden çıkar, dışarıya at. Gönül evinde onlar bulunmasın. Ev güzel olmazsa, mâmur olmazsa padişah gelip de öyle bir virâneye konmaz.” Nasıl zamanın padişahı bir yerden bir yere seyahat etse, bir beldeye gelse, o beldenin en güzel konağına sarayına misafir ederlerse veya birisine misafir olacaksa, nasıl evi tertemiz silip süpürüp, çöpten, tozdan, topraktan arındırırlarsa, eğer gönlüne Allahu Teâlâ hazretlerinin tecellîlerinin yağmasını, inmesini, gelmesini istersen sen de orayı temizleyeceksin. Kalbin de temizlenmesi lazım. Yabancı gayeler, yabancı düşünceler, yabancı fikirler, muvakkat düşünceler, fâni âleme ait basit zevkler, hedefler kalpten çıkacak. İnsanın kalbi sâfîleşecek, temizlenecek. Peygamber Efendimiz;

“Bir insan bir günah işlediği zaman, kalbinde, gönlünde bir siyah leke meydana gelir. Bir günah daha işlerse bir leke daha meydana gelir. Her günah işlemede lekeler artar. Neticede kalp kararır.”12 buyuruyor. Ayna gibi olduğunu düşünsek bile, üstünde leke dolu olan bir ayna görüntü vermez. Silip temizlenmesi lazım. Bazen bu lekeler o kadar çoğalır ki kalp ölür, bazen taş gibi olur, bazen taştan da katı olur. Taşın bile güzeli vardır ama kalbin böylesi taştan da fenadır. Sahibi de;

أُولَئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ

Ülâike ke’l-en’âmi belhüm edal. “Hayvanlar gibi hatta hayvanlardan daha da aşağı düşmüş olur.”13 Bu kalbin temizlenmesi, cilalanması, pasının silinmesi lazım. Bu da yine tasavvufun işlerinden birisi.

Tehzîb-i ahlâk: Ahlâkın güzelleştirilmesi, kötü huyların atılması, iyi huyların alınması lazım. İnsanları toplum içinde faydalı eleman haline getiren güzel ahlâkıdır. Zararlı eleman haline düşüren ise kötü ahlâkıdır.

أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ

Ekseru mâ yudhilu’n-nâse’l-cennete takva’llâhi ve husnü’l-huluk.

“İnsanların ekseriyetle cennete girme sebebi güzel huydur.”14 Cehenneme düşmelerinin sebebi de ekseriyetle kötü huydur. Tabii imanlı bile olsa Lâ ilâhe illallah diyen insanlardan pek çoğu kötü huylarından ve yaptıkları kötü amellerden dolayı cezasını çekmek üzere bir miktar cehenneme girecek. Demek ki kötü huy insanı cehenneme düşürebiliyor, amellerini heba edebiliyor.

إِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

İnne’l-hasede ye’külü’l-hasenâti kemâ te’külü’n-naru’l-hatabe15 hadîs-i şerîfi bir misaldir.

Haset duygusu insanın iyiliklerinin yok olmasına, yanıp bitip kül olmasına sebeb oluyor. Onun için ahlâkın düzeltilmesi, güzelleştirilmesi lazım.

Biliyoruz ki insanın bir zahiri, bir batını; bir içi, bir de dışı var. Biz insanın dışına bakmayız. Peygamber Efendimiz de öyle buyuruyor:

“Allah sizin cisimlerinize, vücutlarınıza, zahirinize, suretlerinize bakmaz. Kalbinize, gönlünüze, niyetinize, âmâl-i sâlihanıza bakar.”16 Biz de bir insan ne kadar iyi giyimli olursa olsun, mesela gelse kızımıza talip olsa, tabii giyinip gelecek, damat, süslenecek, giyinecek öyle gelecek. Ama biz onun dış şekline bakmayız, araştırırız. “Bu adam neyin nesi? Nereden mezun? Nasıl bir insan? Arkadaşları nasıl? Ahlâkı nasıl? Dürüst ve temiz bir aileden mi?” diye araştırıyoruz. Ahlâkı güzel mi diye içini araştırıyoruz. Kız ararken de öyle, “falanca kız güzelmiş” diye hemen almıyoruz. Hatta Peygamber Efendimiz’in nasihatı, tavsiyesi var:

“Güzelliği için alınmaz, malı için alınmaz, soyu sopu, asaleti yüksek diye alınmaz. Kız dindarlığı için alınır.”17 “Dindar mı? Takva ehli mi?” diye bakılır.

Hz. Ömer geceleyin teftiş için dolaşıyor, bir hanenin önünden geçerken, anne kıza sesleniyor;

“Sütün içine biraz su kat, güğümün ya da bakracın içine biraz su karıştır.”

“Anne! Emîrülmü’minîn Hz. Ömer, ‘sütlerinize su katmayın’ diye ferman etmemiş miydi?” diyor.

“Canım şimdi Ömer nereden bilecek evin içinde olanı? Sen dediğimi yap.”

“Hz. Ömer bilmez ama Allah görmüyor mu anne?” diyor kız.

Allah Hz. Ömer’i de getirmiş nasip etmiş, o da dışarıdan bu sözleri duyuyor. Sonra Hz. Ömer o evi tespit ediyor; falanca sokakta filanca ev. Ertesi gün gidiyor, evin kızını gelin olarak kendi evladına istiyor.18 Neden? Kızda Allah korkusunu gördüğü için. Kızın yüzünü görmedi, halini bilmiyor; topal mı, kör mü, çirkin mi, uzun mu, kara mı, kuru mu, kısa mı, sarışın mı, esmer mi, mavi gözlü mü? Bilmiyor ama mâdemki Allah’ın gördüğünü bilen, o şuura ermiş bir kız, onu evladına istiyor. O evlattan hayırlı evlatlar zuhura geliyor. Ömer b. Abdülaziz’in ninesi bu.19 İşte öyle helal süt emmiş, helal yolla beslenmiş insanların evlatları da iyi oluyor. Biz bile insanların sadece dışına bakmayız. Getirip kasamıza oturtmayız. Ahlâkını araştırırız. Hırsız mı, arsız mı, yüzsüz mü, edepsiz mi, terbiyesiz mi? Yüzü istediği kadar güzel olsun, giyimi güzel olsun, bir adam kalleşse, ayyaşsa, kötü huyluysa onu kasanın başına oturtmayız, evladımıza eş yapmayız, arkadaşlığımızı keseriz. Değil mi? İşte her şeyin bir zahiri bir batını var. Dış görünüş itibariyle Allah’ın emretmiş olduğu ibadetlerin de bir zahiri bir de batını var.

Namazın dışındaki farzları var, içindeki farzları var. İnsan abdest alacak, setr-i avreti olacak, hadesten, necasetten tahareti vesaire... Dış şartlar yerine gelecek ama Allahu Teâlâ hazretleri Kur’ân-ı Kerîm’de,

إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ

İnnemâ yetekabbelullahu mine’l-muttekîn20 buyuruyor. Demek ki Allah herkesin ibadetlerini kabul etmiyor. Ancak müttakî olanların ibadetlerini kabul ediyor. Takva dış şart değildir, iç şarttır. Dıştan görünmez, kalbe ait bir husustur. Demek ki ibadetin kabul olması için iç şarta ihtiyaç varmış.

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîfte, “Nice oruç tutan insan vardır ki akşama aç ve susuz kalmaktan başka bir kârı yoktur.”21 buyuruyor. Neden? Orucun mânevî şartlarını koruyamamış, riayet etmemiş; gıybet etmiş, harama bakmış, yalan söylemiş, iftira etmiş... Orucun sevabını kaçırmış. Akşama aç ve susuz kalmaktan başka bir kârı yok. “Nice geceleri kalkıp namaz kılan insan vardır ki sabaha yorgunluktan, uykusuz kalmaktan başka eline bir şey geçmemiştir.”22 Neden? Namaz kılmıştır ama mânevî şartlarına riayet etmemiştir. Hadîs-i şerîf bunlar. “Nice Kur’an okuyan insan vardır ki Kur’ân-ı Kerîm hançeresinden gönlüne inmemiştir.23 O Kur’an okur, Kur’an ona lanet eder.”

رُبَّ تَالٍ (قَارِيءٍ) لِلْقُرْآنِ وَالْقُرْآنُ يَلْعَنُهُ

Rubbe tâlin li’l-Kur’âni ve’l-Kur’ânu yel’anühû.24

Kur’an, “Allah senin cezanı versin.” diye lanet ediyor. Kur’ân-ı Kerîm’in lanetine müstehak durumunda olabiliyor.

Oruç böyle, namaz böyle, hac böyle... İnsan refes, cidal ve füsûk ile yani kötü ahlâk ile, çekişme, çatışma ve didişme ile haccederse haccı kabul olmuyor.

Demek ki ibadetlerin bir zahir şartları varmış, bir batın şartları varmış. Onu anlatmaya çalışıyorum. Sözümü buradan şuraya getireceğim: Fıkhın da bu bakımdan çeşidi iki tanedir.

1. Fıkh-ı zâhir. Fıkhın zahire ait ahkâmı, bölümü.

2. Fıkh-ı bâtın. İlm-i fıkhın batına ait şartları anlatan bölümü.

Bir insan namaz kılarken abdest aldığı gibi huşû içinde namaz kılmaya da dikkat edecek. Oruç tutarken yemek ve içmekten kesildiği gibi kötü huylardan, gıybetten, dedikodudan kesilmeye de dikkat edecek. Hacca gittiği gibi helal mal ile gitmiş bile olsa cidal, refes ve füsûk gibi âyet-i kerîmede bildirilenleri yapmamaya dikkat edecek. Yani her amelin mânevî şartlarını bilecek, zahirî şartlarını da, batınî şartlarını da yerine getirmeye gayret edecek.

Şimdi İmâm-ı Âzam Efendimiz’e geliyoruz.

Tabii insan tasavvuf ilminin gösterdiği istikamette tam ve has bir müslüman olmak için çalıştı, amellerinin zahirine de, batınına da dikkat etti, kalbine ve kalıbına önem verdi, içini pâk eyledi, düşüncelerini, ahlâkını ve ihlasını güzel eyledi. Bu işin sonucu ne olur? Bu işin sonucu Allah’ın sevdiği kul olmak mertebesine nail olmaktır. En yüksek mertebe de Allah’ın sevdiği kul olmaktır. Allah sevdiği zaman kullarına da sevdirir, mahlukâtına da sevdirir.25 Kuşlar da sever, böcekler, develer, kuzular da sever. Yalnız imansızlar sevmez. Kendi nursuzlukları ve kabiliyetsizlikleri dolayısıyla mü’min-i kâmili imansızlar sevmez, zayıflar veya münafıklar sevmez. Bu da bir kanundur. Hz. Âdem’den zamanımıza kadar peygamberlerin de hasımları, düşmanları olmuştur. Hatta onları öldürenler, taşa tutanlar olmuştur. Onlara çeşitli ezalar, cefalar yapanlar olmuştur. Allah’ın sevgili kulu olduğu belli ama nursuz insanlara onların sevgisi nasip olmamıştır. Onlar sevmez, mü’minler sever, arifler sever, iyi insanlar sever. Mücevherin kıymetini kuyumcu bildiği için yine iyiler sever. Kötüler sevmeyebilir. Onun için bir insanın dostlarının olması normal olduğu kadar, bir mü’min-i kâmilin düşmanlarının olması da çok normaldir, hatta zarurîdir. Evliyâullahın birisinin yanında;

“Bu adamın hiç düşmanı yok.” demişler. Kaşlarını çatmış;

“Öyleyse o adam münafık” demiş. Hiç düşmanı olmayan adam münafık. Demek ki herkese yağ çekiyor; kötüye de “eyvallah” diyor, iyiye de...

İyi insan kötünün karşısına çıkar. Bunu altını çizerek söylüyorum. İyi ahlâk sahibi olan insan nasıl insandır? Çiğner, çiğnenir ama hakkı tutar kaldırır. Hak’tan yana olur. Hakk’ı destekler. Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için cümle cihan halkıyla düşman bile olur. İleri mi konuşuyorum? Değil. Şehrinde Hz. İbrahim’i seven bir insan var mıydı? Ekseriyet puta tapıyorlardı, sevmiyorlardı. O da hepsiyle mücadele bayrağını açmıştı. “Ben sizin bu putlarınızın hepsinin hakkından geleceğim, parça parça edeceğim.”26 diye de yiğitçe, erkekçe, mertçe, açıkça söylüyordu ve yaptı. Putları da parçaladı. Onlar ne yaptılar? Düşman oldular, öldürmeye çalıştılar, yakmaya çalıştılar.

Bir insanın dostlarının olması normal, düşmanlarının olması da normal. Hele mevzuumuz İmâm-ı Âzam mevzuu olunca, bu biraz daha önemli olduğundan, altını üç defa, beş defa çizerek söylüyorum. Bir insanın düşmanları olabilir. İmâm-ı Âzam Efendimiz en büyük imamımızdır ama büyüklüğü nispetinde de bir sürü hasımları ve düşmanları vardır. Olacak tabii. Bir insan hakkı söyledi mi, dokuz köyden kovarlar. Yer bulamaz, nerede kalacağını bilemez. Evliyâullahtan öyle insanlar var ki taşlanmışlar. Bulundukları beldelerde kalamamışlar. Başka yerlere gitmek zorunda kalmışlardır. Mühim olan Allah’ın, meleklerin, iyilerin sevmesidir ama ötekiler imtihandır, olur. Peygamberlerin dahi başına gelir. Bir insan, insanlara faydalı olur, Allah’ın sevgilisi olur. Ne kadar kamil, ne kadar hoş, ne kadar güzel bir insan olduğunu anlayan anlar. Ondan sonra da maddî mânevî ikramlara erer, evliyâ olur, kerâmetler üzerinde zahir olur.

“Kurb-u nevâfil” hadisi diye bir hadîs-i şerîf vardır. “Bir kul bana farz olan ibadetleri yapmaktan daha sevimli birşey yapmış olmaz. Namaz kılar, oruç tutar. Ben memnun ve razı olurum ama farzların yanında bir de fazladan olarak sevap kazanayım diye nevafil dediğimiz ibadetleri yapar, aşkından, muhabbetinden, sevgisinden.

لاَ يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ

Lâ yezâlu abdî yetekarrebu ileyye bi’n-nevâfil. “Kulum bana bu güzel ibadetler, taatler, zikirler, namazlar, oruçlarla yaklaşmaya devam eder durur. Nihayet ben o kulumu severim, sevdiğim zaman da gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle görür, benimle işitir, benimle söyler, benden söyler, benimle tutar, benimle gider.”27 diye bildiriliyor. Allah bu noktaya getirir. O zaman çölde Allah ona rızık ihsan eder, havalarda uçurur. Tay-yi mekân, keşf-i kulûb nasip eder. Çeşitli kerâmetler zahir olur ama onlar kerâmetlere iltifat etmezler. Kerâmetler Allah’ın ikramâtıdır ama onların gayesi değildir. Onların gayesi Allah’ın rızasıdır. Kerâmet ikramât demek, ikram demek. Allah’ın ikramıdır. Onlar o ikramları aldıkça havfullah ve haşyetullah yönünden durumları daha da artar, boyunları daha çok bükülür, “estağfirullah, ben bir nâçiz kulum” derler.

Hatta Serî es-Sakatî hazretleri diyor ki;

“Kendimi bütün insanlarla mukayese ediyorum. Hiçbirisine bir üstünlüğüm olmadığını görüyorum, kendimi hepsinden aşağı görüyorum.”

“Muhanneslerden, nâmertlerden de mi aşağı görüyorsunuz?” diyorlar.

“Onlardan da aşağı görüyorum.” diyor.28

İmâm-ı Rabbânî hazretleri de, “Bütün insanlardan kendimi aşağı görüyorum.” demiş. Mahcup. “Allah’a layıkıyle ibadet edemedim.” diye düşünüyor. Tevazuyla böyle söylüyor ama mübarek zâtlar. Bunları İmâm-ı Âzam’ın durumunu anlatmak bakımından yeri gelince söyleyeceğim de onun için anlatıyorum. Allah’ın ikramları üzerlerinde zahir olur. Ordular olmadan Allah onları takviye eder. Çarşıda, pazarda çalışmasa bile rızkını gönderir. Meryem validemizin ibadet mahalline, o mevsimde yetişmesi mümkün olmayan meyvelerin, gıdaların gelmesi gibi... Kur’ân-ı Kerîm’de var.

كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَامَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyyâ’l-mihrâbe vecede indehâ rızkâ. Kâle: Yâ Meryemü ennâ leki hazâ. Kâlet: Hüve min indillah, innallâhe yerzuku men yeşâu bi-gayr-i hisâb.

“Allah dilediği kulları, sevdiği kulları böyle hesaba sığmaz, akıl almaz şekilde rızıklara erdirir.”29 diyor.

İnsan Allah’ın sevdiği kul oldu mu böyle olur. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olur. Kendisine Hilâfet-i Kübrâ nasip olur. Tabii bunları herkes bilmez ama söylemek gerektiği için kısa da olsa, birkaç kelimeyle de olsa söylememiz gerekiyor. Tabii Allah’ın sevgili kulu olmak şereflerin en yükseğidir. Şerefli kul olarak, eşref kul olarak, insan-ı kâmil olarak yaşarlar. Bunlar Ümmet-i Muhammed’in direkleridir. Bunlar var oldukça kıyamet kopmaz. Yeryüzünde “Allah Allah...” diyen hakiki sevgili kullar oldukça, Allah onların başına kıyameti koparmaz. Hem kendileri rahat ederler, hem ümmet onların varlıklarından, ilimlerinden irfanlarından istifade ederler. Tepeden tırnağa hayırlı insanlar haline gelirler. Böyle insanlar tepeden tırnağa nur, tepeden tırnağa feyiz, tepeden tırnağa hayır, menfaat ve fayda haline gelir.

Gelelim İmâm-ı Âzam Efendimiz hazretlerine:

İmâm-ı Âzam Efendimiz’i çağıyla ve etrafıyla tanımak lazım. Bir insanı iyi anlamak için çevresini, muhitini, o devrin şartlarını bilmek icap eder. Çünkü tasavvufta esas olan etrafındaki insanlara en faydalı olan işi yapmaya geçmektir. Evliyâullah büyüklerimiz bazen nafile ibadeti bile bir kenara bırakmış, insanların ihtiyacı olan işlere koşmuşlar, hizmete koşmuşlardır. İnsanlara, mahlukâta hizmetin Allah indinde makbul olduğunu bildikleri için neye ihtiyaç varsa onu yapmışlardır.

İlim yolunda yürüyen insanların yolu olan hakikî tasavvufta cafcaf ve gösteriş yoktur. Dıştan bakanın hemen anlayacağı hokkabazlık gibi şeyler yoktur. Onlar kerâmeti bile sevmezler. Onun için bir mübarek zât, “Men azhara keramâtihî fehüve müddein. Ve men zahara aleyhi’l-keramâtü fehüve veliyyün.” “Kim kerâmet göstermeye, kerâmetfüruşluğa kalkışırsa o palavracıdır. Kimin üzerinde Allah’ın lütfu olarak kerâmetler zahir oluyorsa hakiki velî odur.”30* diyor. Bastığı yerde bereket olur, gittiği yerde hoşluk olur, sözü tesir eder, bakışı kimyadır, bazen bir sözü ile bir insanın doğru yola, hidayete ermesine vesile olur.

Üzerinde kerâmetler zahir oluyor, Allah’ın ikramı, tamam bu hakiki velî. Kerâmet iddiasına, kerâmetfüruşluğa kalkan ise hatalıdır, demişler. Büyükler insanlardan pek ayrı olmamayı insanlar arasına katılmayı, onlara hizmet etmeyi, mütevazi olmayı, hali saklamayı esas almışlardır. Onun için bizim yolumuzda, büyüklerimizden öğrendiğimiz, sizin de duyduğunuz mesele nedir? İnsan dağ başında, mağaranın içinde, savmaada, tekkede, hücrede veya halvette ibadet edebilir. Asıl, cemiyetin, cemaatin içinde, halk ile muhtelit iken, karışmış durumda iken imanını koruyabilmek, sürdürebilmek esastır. Onun için buna, “Halk içinde Hakk’la olmak” ya da “halvet der encümen” derler.

رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

Ricalün lâ tülhîhim ticâratün ve lâ bey’ün an zikri’llâhi ve ikâmi’s-salâti ve îtâi’z-zekâti yehâfûne yevmen tetekallebu fîhi’l-kulûbu ve’l-ebsâr.31

âyet-i kerîmesinde işaret edildiği üzere halkın içindedir ama gönlü Hakk’ladır. Eli iştedir ama gönlü bilişte yani Cenâb-ı Hakk’tadır. Eli kârdadır ama gönlü yârdadır, hakiki mahbub olan Allahu Teâlâ hazretlerindedir. O’na gösterişten de kaçınmışlardır.

Mesela bizim büyüklerimiz için “Onlar özel formalara ve üniformalara da pek rağbet etmemişler, halkın giyimiyle giyinmişlerdir. Medrese talebesi kıyafetiyle dolaşmışlardır.” diye naklederler. Tarikatta bu bir meşreptir, bir neşedir, bir zevktir, bir görüştür. Buna da dikkatinizi çekmek istiyorum. Bazı insanların dış görünüşünden sûfî olduğunu anlayamazsın. Anlaşılmamayı kendisi istemiştir; giyiminde, kuşamında hiçbir farklılık bırakmamıştır. Sessiz sedasız “Allah bilsin başkasının bilmesine lüzum yok.” gibi bir hava içinde gezinmiştir. “Halk içinde Hakk’la olmak” prensibi ile gönlü Cenâb-ı Hakk’la olduğu halde dış görünüşü itibariyle avâm-ı nâstan görünmektir.

Bir de helal lokma çok mühim olduğundan, haram lokmayı yiyenin ibadetleri taatleri kabul olmadığından, evliyâullahın çoğu bir meslek ittihaz etmiş, el emeği ile geçinmeyi esas almışlardır. Kimisi bezzaz (manifaturacı), kimisi kasaptır, kimisi attardır, kimisi sakatî... Seri es-Sakatî küçük, ufak tefek hırdavat satan, belki eskici, belki değersiz şeyleri satan bir insan. Neden her birisi bir meslek ihtiyar etmiştir? Bizler de kimseye yük olmayalım, kendi elimizin emeğiyle geçinelim, helal lokma yiyelim diye. Onun için tasavvufun tariflerinden birisi de “Yâr olup bâr olmamak”tır.

Tasavvuf yâr olup bâr olmamaktır

Gül-i gülzâr olup hâr olmamaktır.32

Tasavvuf yâr olmaktır, dost olmaktır, insanlarla iyi geçinmektir.33

“Yâr olup bâr olmamaktır” tasavvuf. Yâr olmaktır, dost olmaktır, insanlarla iyi geçinmektir. Onlara yardım etmektir; sırtlarına binmemektir, sülük gibi kanlarını emmemektir. Onlardan faydalanmaya, menfaat cehdine çalışmamaktır. Yâr olmak bâr olmamak, yük olmamak… Dost olacak ama kimseye yük olmayacak. Gül bahçesinin gülü olacak ama diken olmayacak. Sağa sola batmayacak… Tasavvufu böyle tarif etmişler.

Tasavvufun yüksek seviyesi, tabakası, gerçeği böyledir. Riyâdan kaçınmışlar, ihlâsı esas almışlar, gösterişten uzak durmuşlar, helal lokma yemeye çalışmışlar, nefislerini terbiye etmişler, ahlâklarını güzelleştirmişler, mârifetullaha ermişlerdir. İbadet ve itaatle ömürlerini geçirmişler, Allah’ın ikramına ermişlerdir. İşte tasavvuf bu.

Peki tasavvuf ne zaman başladı?

Tasavvuf Hz. Âdem aleyhisselâm’dan başlamıştır. Bütün peygamberler insanlara tasavvufu, ihlâsı, gerçek Müslümanlığı anlatmışlardır. Peygamber Efendimiz de tabii ekmel şartlar ile en kâmil şekilde tasavvufu anlatmıştır.

Tasavvuf Efendimiz’dir. Efendimiz’in hayatı, yaşayışı, zühdü, verâı, takvâsı, cömertliği, güzel ahlâkıdır…

Onun için mutasavvıflar Peygamber Efendimiz’i üsve-i hasene, numûne-i imtisâl (model) almışlar, ona benzemeye çalışmışlardır. Efendimiz’e en çok benzeyen en iyi mutasavvıftır. Efendimiz’e en az benzeyen, sünnetten en çok uzaklaşan tasavvuftan o kadar uzak insan demektir. Bu günün insanlarının çoğu madem ki Resûlullah’tan, sünnet-i seniyye’den uzaktır, bid’atlere dalmışlardır, tasavvuftan uzaktır. Tasavvufun en büyük, en güzel örneklerini Peygamber Efendimiz’in hayatında, sonra da sahabesinde görürüz, Ashâb-ı Suffa’da görürüz.

Peygamber Efendimiz’in karnına günlerce taş bağladığını biliyoruz. Evinde aylarca yemek pişmediğini, nice zamanını oruçlu geçirdiğini biliyoruz. Parasız olduğundan değil, cömertliğinden; eline gelen parayı ve imkânı akşama bırakmadığından; yığınla gelse, sofra örtüsünü yayıp da üstüne yığsalar altınları, ganimetleri hemen dağıttığından; yarına bir şey saklamadığından dolayıdır, ahlâkının güzelliğinden dolayıdır. Efendimiz, Hakk’ı kabul etmesi, Cenâb-ı Hakk’ın emrine tam imtisal etmesi, ihlâs noktasından örnektir.

Sahabe-i kirâm örnektir. Sahabe-i kirâmdan sonra İmâm-ı Âzam Efendimiz’in tabakası geliyor. Ashabı görenler yani tâbiînin tabakası geliyor. Onların çoğunun da meşrebi, hayatları mutasavvıfâne­dir, tasavvuf erbabının örnek alacağı insanlardır.

Tasavvuf, tarihi tersine çalıştırmıyor. Yedinci, sekizinci asırdaki mutasavvıfa ötekiler uyacak değil.

Herkes kime uyuyor?

Resûlullah’a, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Resûlullah’ın yolunda gidenlere uyuyor. O halde tasavvufun geliş istikameti Resûlullah’tan asrımıza doğrudur. Asrımızdan geriye doğru gitmez. Asrımızın insanına onları benzetmeye çalışmak, eğmek, bükmek değildir. Onu anlayacağız. Ondan sonra tasavvufun ne olduğunu anlayacağız.

Hz. Ali Efendimiz’in bir sözü nakledilir. Diyor ki;

إن الحق لا يعرف بالرجال، أعرف الحق تعرف أهله

İnne’lhakka tâ yu’rafu bi’rricâl, a’rifi’lhakka ta’rif ehlehû.

“Hakk’ı adamlara bakarak öğrenmeye çalışma.” Filanca adam şöyle dedi, falanca adam böyle dedi. Böyle olmaz. “Hakk’ın ne olduğunu önce bir öğren o zaman kimin hakşinas, hak ehli, hak adamı olduğunu daha iyi ölçüp anlayabilirsin.” Kimin iyi, kimin kötü olduğunu anlayabilirsin. Yoksa “falanca adam büyük kavukludur, uzun sakallıdır, hoca cübbelidir, uzun boyludur, etrafında adamı çoktur, o öyle dedi, böyle olsun”, hayır. Sen hakkı öğren bakalım doğruyu mu söylüyor, hakkı mı söylüyor. O zaman ona tabi olursun, demek ki.

Mutasavvıflar sahabenin örneği değildir yani, onu anlatmaya çalışıyorum. Mutasavvıfların, sofilerin, sofiye tabakasının örneği Peygamber Efendimiz’dir. Hepimizin örneği odur. Peygamber Efendimiz’den sonra sahabe-i kiramdır. Çünkü onlar Resûlullah’ın medresesinden yetişmiş mübareklerdir. İslâm’ı en iyi onlar bilirler. Onların hayatlarını okumamız, öğrenmemiz lazım.

Ondan sonra sümmellezine yelûnehum, ondan sonra gelen tebe-i tâbiîndir. Bu İmâm-ı Âzamlar tabakasıdır. Ondan sonraki asırlarda da, bu zamanımızda da, kıyamete kadar da elbette Allah’ın iyi kulları mevcut olacak.

لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي عَلَى الْحَقِّ ظَاهِرِينَ

La tezâlü tâifetün min ümmeti ale’l-hakki zâhirine.

“Kıyamet kopuncaya kadar, bu dinin sahibi olan, bu dine hizmet eden bir mübarek taife daima mevcut olacaktır.” Her asırda evliyâullah muhakkak olacaktır. Hakk’ı söyleyen, Hakk’ı tutan, Hakk’ı destekleyen insanlar mutlaka vardır.

 Allah bizi onlardan eylesin. Onlarla beraber eylesin. Onlardan ayırmasın. Allah, numune olsun diye, kafirlerin içinde mutlaka bir evliyâ peydah eder. Yine, imtihan şartları yerine gelsin diye, mü’minlerin içinde de bir münafık hasıl eder.

Peygamber Efendimiz’in karşısında Ebû Cehil olduğu gibi, her devirde, her asırda iyi insan kötü insan yan yana bulunur. İnsanlar imtihanda, iyiyi anlayacak, iyi insana tabi olacak, kötüyü teşhis edecek, kötüden yakasını paçasını kurtaracak.

Şimdi gelelim bu tariflerimizin üzerine! İmâm-ı Âzam Efendimiz hazretlerinin haline!

İşin künhüne, mahiyetine, ruhuna nufûz edip bakacak olursak İmâm-ı Âzam Efendimiz bu tariflere göre en büyük mutasavvıflardan biridir.

Zülcenâheyn fi’z-zâhiri ve’l-bâtın, zahir ve batın ilminde en ileri gitmiş mübareklerden biridir.

Hem ilmi hem takvâsı vardır. Hem ilmi vardır hem ilmi ile âmil olmuştur. Hem gündüzleri ilim tedris etmiştir hem de geceleri yatsı abdestiyle sabah namazı kılmıştır; senelerini böyle geçirmiştir.

Ömründe 55 defa hac ettiği ifade ediliyor. Vaktini en güzel tarzda geçirmiştir.

Peki niye ticaretle meşgul olmuş? Ticaretle meşgul olmasaydı?

Ticaretle meşgul olmak evliyâullahın bir kolunun neşesidir, zevkidir, tercihidir. Çünkü;

التَّاجِرُ الصَّدُوقُ الْأَمِينُ مَعَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ

et-Tâcirü’s-sadûku’l-emîn ma’a’n-nebiyyîne ve’s-sıddîkîne ve’ş-şühedâ. “Doğru sözlü güvenilir bir tüccar arşı alanın gölgesinde, peygamberlerle, sıddîklarla, şehitlerle haşrolacak.” diye hadîs-i şerîf vardır. Ticaret önemlidir.

الكاسب حبيب الله

el-Kâsibu habîbullah. “Elinin kesbiyle çalışan Allah’ın sevgili kuludur.” diye hadîs-i şerîfler vardır. Bir beldede ihtiyaç olan malları başka yerden alıp piyasaya arz eden kimse hakkında dualar vardır. Bu büyük zâtlar ticareti aynı zamanda arş-ı a’lânın gölgesinde gölgelendirecek, Allah’ın sevgili kulu olmanın bir yolu olarak gördükleri için özellikle tercih etmişlerdir. Dünya sevgisinden tercih etmemişler; özellikle tercih etmişlerdir. Nitekim İmâm-ı Âzam’la görüşmüş, onun talebeleri meyanında sayılabilecek olan Abdullah b. Mübarek hazretlerinin hayatını okuduğumuz zaman görüyoruz ki mübarek zamanını üçlü bir periyotla geçirirmiş; bir sene hacca gidermiş, —Horasan’dan kalkacak, hacca gidecek dönecek, dinlene dinlene, merhale merhale gidecek ve dönecek-. bir senesi hacla geçermiş. Bir sene gelir cihada gidermiş. Bizim Anadolu’da, Tarsus’ta, vesairede cihad edermiş. Buraların fütuhâtında çalışmış mübarekler. Bir sene de ticaret yaparmış. Hac sevap, bir; cihad sevap, iki; ticaret sevap, üç. Onun için ticaret yapıyor ama bütün bu işleri yaparken cihada da gitse, hacca da gitse, daima ilimle irfanla, neşr-i ilim etmekle meşgul olurlarmış. Yani hiçbir zamanı boş geçirmezlermiş.

Menkıbelerini anlatıvereyim. İslam ordusu ile gayrimüslimlerin ordusu karşılaşıyor, mübariz istiyor. Zırhlı bir gayrimüslim bahadır silahşor çıkıyor, “Var mı bana yan bakacak, karşıma çıkacak, karşımda duracak bir eriniz?” diye er diliyor. İslâm ordusundan çıkan birkaç kişiyi yeniyor. Nihayet yüzü peçeli bir adam bu haydudun, azmanın karşısına çıkıyor. Çarpışıyor. Çok usta bir kimse olduğu anlaşılıyor ama kim olduğu belli değil, yüzü peçeli çarpışıyor, kafiri katlediyor. Ondan sonra karşısına bir başka azman geliyor. Onunla çarpışıyor onu da katlediyor. Ordu ayağa kalkıyor. İki taraf da heyecanlanıyor, seyrediyorlar. Saflar tutulmuş, mübarizlerin cihadını seyrediyorlar. Bir kişi daha geliyor, onu da katlediyor. Bir kişi daha geliyor… Önüne geleni deviren, çok usta bir silahşor diye kimse karşısına çıkamıyor. Herkes etrafına toplanıyor. “Kimsin sen mübarek?” filan diye soruyorlar. Ses yok. Bir tanesi dayanamıyor, elini uzatıp peçeyi kaldırıyor, bakıyor ki Abdullah b. Mübarek hazretleri. Abdullah b. Mübarek büyük hadis alimi. İmâm-ı Âzam’ın ahbâbı, talebesi, mutasavvıf sûfîlerden, sûfiye taifesinden. Aynı zamanda ticaretle meşgul olmuş mübarek.

İşte onların ticaret yapmaları bundan dolayı.

İmâm-ı Âzam’ın hayatı, ahlâkı, tasavvufla ilişkisi ile ilgili gördüğüm bazı hususlara temas etmek istiyorum.

İmâm-ı Âzam Efendimiz cesur bir insandı; hakkı söylemekte hiç fütur göstermemiştir, tereddüt etmemiştir. Peygamber sallalahu aleyhi vesellem Efendimiz’in ehl-i beytine büyük saygı göstermiştir. Çünkü o devirde ehl-i beyte büyük haksızlık yapılıyordu.

Emevîler Abdullah b. Zübeyr radıyallahu anh’ı şehit ettikten sonra Mekke’yi topa tuttular, Kâbe’yi mancınıkla taşa tuttular. Abdullah b. Zübeyr aynı zamanda Hz. Aişe validemizin yeğeni olur. Babası sahabi, kendisi sahabi. Onu, İmam Hz. Hasan’ı, Hz. Hüseyin efendilerimizi, Peygamber sallalahu aleyhi vesellem Efendimiz’in mübarek evlatlarını, torunlarını şehit ettiler.

İktidar hırsından, halk onlara, Peygamber’in torunudur, evladıdır diye teveccüh ettiği için, ellerinden iktidar kaçacak diye, çoluk çocuklarıyla, hanımlarıyla, kundaktaki bebekleriyle şehit ettiler. Kerbela faciası oldu. Mekke taşa tutuldu, Kâbe-i Müşerrefe mancınıkla taşa tutuldu. Emevîler bunu yaptılar. Sonra ettiklerini buldular. Onların karşısında bu zulme hesap vermek, hesap sormak için iktidara ihtilal yoluyla gelmiş olan Abbasîler de aynı zulmü yaptılar. İktidarı onlar da bırakmak istemediler. Onlar da aynı zulmü yaptı, baskı altında tuttular.

İmâm-ı Âzam Efendimiz Peygamber Efendimiz’in Sülâle-i Tâhiresi’ne daima hürmet göstermiştir.

Muhammed Bakır hazretleri, bir mesele sorunca, cevabında, “Buyurun şöyle oturun, ben de şöyle oturayım, size hürmetim sahabe-i kirâmın Peygamber Efendimiz’e hürmeti gibidir.” diyor. “Oturun, hakkımda size söylenen şeyler doğru değildir, onu anlatayım.” diyor.

İmâm-ı Âzam Efendimiz, 52 sene kadar Emevîler’in çağında, 18 sene kadar da Abbasilerin çağında yaşıyor. Ehlullah, ehl-i beyt-i Resûlullah zalimlerin, valilerin tazyiki altında. İktidar sahipleri, onun ehl-i beyte bağlılığını biliyorlar. Bir defasında kırbaçlanıyor, tazyik ediliyor; Hicaz’a gitmek zorunda kalıyor. Abbasîler’in zamanında kırbaçlanıyor, zehir içiriliyor ve şehit ediliyor. Vefatı böyle oluyor.

“Seni baş kadı yapacağız, temyiz mahkemesi reisi yapacağız, en yüksek makamı vereceğiz.” diyorlar, kabul etmiyor.

Niye kabul etmiyor?

Karşı tarafın meşruiyetine inanmış değil. Kendi şöhretinin onlara destek olacağını düşündüğü için, vazifenin vebal olacağını düşündüğü için kabul etmiyor ve tazyiki, işkenceyi göze alıyor. Bu, onun kahramanlığını gösteriyor. Vicdanını kimseye kiralamamıştır, kimseye esir etmemiştir. Hz. İmâm-ı Âzam Efendimiz bizim için örnektir. Başını kimsenin önünde eğmemiştir. Yukarıdan gelen tazyiklere hiç kulak vermemiştir. Allah’a, Resûlullah’a ziyadesiyle bağlıydı. Ehl-i beytin sevgisi başına sıkıntılar yağdırdığı halde —ki bu da bir hadîs-i şerîfte bildiriliyor zaten; “onu sevenlerin başı sıkıntıdan kurtulmaz” diye— ömrünün sonuna kadar o yolda devam etmiştir. İmam Câfer-i Sâdık hazretleriyle muarefesi vardır. Ona bağlılığı, intisabı vardır.

Hatta rivayet ediliyor; —ben tahkik imkanını bulamadım, bizim gibi üniversite hocası olunca insanın meseleleri kökünden araştırması, ana kaynakları da tahkik etmesi, incelemesi lazım ama onlar her zaman, zaman darlığından mümkün olmuyor.— Rivayet edilir ki: “Şu son iki sene olmasaydı Numan helâk olurdu.” buyurmuş. Yani Câfer-i Sâdık hazretlerinin sohbetinden o kadar istifade etmiş, o kadar memnun kalmış ki onunla olan iki senelik sohbetini böyle dile getirmiş, diye bazı kitaplar yazıyorlar.

Her şeyde hakkı arardı, hakkı bulunca da ona tabi olurdu. Bir keresinde bir konu kendisine soruldu, cevap verdi. Karşısındaki bir zât ona, “Hayır, sahabe-i kirâm zamanında Hz. Ömer Efendimiz bu meselede şöyle hükmetmişti.” diye sahabe kavlini nakletti.

Sonra aradan zaman geçince, o meseleyi mahsustan bir daha soruyor. “Bakalım eski fikrinde mi ısrar edecek?” diye. O, kendisine söylenen rivayete göre cevap veriyor. Sahabe kavlini duyunca kendi fikrini değiştirmiş, hakka tâbi olmaktan geri durmamış.

Son derece kanaatkâr bir kimseydi. Ticaret yapardı ama ticareti örnek bir ticaretti, hırslı bir ticaret değildi. Haramdan, şüpheliden son derece kaçınan bir ticaret anlayışı vardı.

Bir kadın kendisine bir ipekli elbise getiriyor,

“İhtiyacım var, bunu satmak istiyorum, yüz dirheme satıyorum.” diyor. Bir kadına, bir elbiseye bakıyor.

“Eh hatun, bu, 100 dirhemden daha fazla eder, bu daha kıymetli bir şey.” diyor.

Kendisi alacak ama ötekisi fiyatı vermiş. “Hayır! Daha fazla eder.” diyor. Kadın,

“Öyleyse 200 dirhem ver.”

“Hanım, daha fazla eder.”

“E madem öyleyse 300 dirhem ver. “

“Daha fazla eder.”

“Öyleyse 400 dirhem ver.”

“Hanım, daha fazla eder.”

“Sen benimle alay mı ediyorsun?” diyor, kadın.

100 dirheme vermeye razı olduğu bir ipekli elbise, çıktı 400 dirheme.

“Hayır alay etmiyorum, bir eksper çağıralım, bu işi bilen bir kimseyi çağıralım.” diyor. Çağırıyor, elbiseyi gösteriyor.

“Bu kaç para eder?”

Adam ölçüyor biçiyor, sağını solunu çeviriyor.

“500 dirhem eder.” Diyor.

Onun üzerine İmâm-ı Âzam Efendimiz 500 dirhemi verip kadından kumaşı alıyor.

Böyle 21 dirheme iki tane elbise almış. İşte o zamanın parası neyse… Sonra birisini 20 dirheme satmış. Sonra bir başka arkadaşı gelmiş.

“Bu güzel elbiseymiş, bunu da ben alayım.” diyor.

“Bir dirhem.” diyor.

“Alay mı ediyorsun benimle? Bir dirheme elbise mi olur?”

“21 dirheme ikisini almış, 20 dirheme ötekisini satmıştım, sen de benim dostumsun senden kâr alacak alacak değilim, şimdi bir dirhem kaldı, al bir dirheme.” diyor.

Gözü tokluğu böyle.

Emanete son derece riayet ederdi.

Son derece cömertti. Her Cuma günü, anası babası için nice paralar dağıtırdı. Fakihlere, hocalara her zaman nice paralar dağıtırdı. Malının satışında bir şüpheli satış olduğu zaman o partinin bütün mallarını tasadduk ettiği rivayet ediliyor.

Bir keresinde, 10, 20, 50 kaç tane ise bir yünlü elbisenin topluca satılması gerekmiş. Bir tanesinde özür varmış. Satan memuruna,

“Bak burada bir özür var, bunu söyle ve ucuza ver.” demiş. Ondan sonra da sormuş.

“Ben onu unuttum, ötekilerinin arasında satıldı.” deyince, o partiden kazanılmış paraların hepsini tasadduk ediyor.

Duymuş ki bir yerin bazı koyunları gasp edilmiş, getirilip Bağdat’ta satılmış. Etrafındakilere,

“Bir koyun normal olarak kaç yıl yaşar?” diye soruyor.

“Altı, yedi yıl yaşar.” demişler. Belki gasp edilmiş de satılmış koyun eti olur, yedi yıl koyun eti yememiş. Böyle takvâ, verâ sahibi imiş.

Son derece dindarâne bir ömür geçirmiş. Küçük yaşta hafızlığı var.

Bir meseleyi kendilerine sordukları zaman Kur’ân-ı Kerîm’i kafasından evirir çevirir, hükmü ona göre ararmış.

Günde bir defa hatim indirirmiş.

Gündüzlerini oruçla gecelerini namazla geçirirmiş.

Ramazanda altmış hatim yaptığı rivayet ediliyor.

İlme ve ulemâya son derece izzet ve hürmet ederdi.

Talebelerini toplar, meseleyi ortaya atar, herkesin fikrini, delilini dinler, kendisi gerekli yerlerde müdahale ederdi. Böylece on binlerce fıkıh meselesini bir akademi gibi müzakere yoluyla, tek bir şahsa bağlı kalmadan tespit etmiş ve bunları talebeleri yazmışlardır.

Hanefî fıkhının kaynakları olmuştur.

Son derece zeki bir kimseydi. Zekasının kıvraklığı konusunda çok rivayetler var.

Abdullah b. Mesud hazretlerinden, Hz. Ömer Efendimiz’den, Abdullah b. Abbas Efendimiz’den gelen rivayetlerle bilhassa ilmini takviye etmiştir.

Hacca gittiği, Medine-i Münevvere’de, Mekke-i Mükerreme’de bulunduğu zaman oranın büyük alimlerinden istifade etmiş bir kimseydi.

Bütün meselelerini talebeleriyle o ilim meclislerinde istişare ederek halleder, ondan sonra sonuca varırdı.

Ahlâkı her bakımdan son derece güzeldi.

Bütün bunlardan sonra şu noktaya geliyoruz ki ilmi sadece sözde değildi, hâli de tam müslümandı, kâlde kalmamış hal sahibi olmuş kimseydi.

Hem ahkâmın zahirine hem de batınına vakıftı ve onun şartlarına riayet ederdi. Dinin direği olan ihlâsa riayet ederdi. Takvâ, takvânın ileri derecesi olan verâ sahibi olduğunu mezhep imamları söylüyorlar. Ahmed b. Hanbel onun dindarlıkta ve verâda eşi emsali olmadığını söylüyor, başkaları da aynı şekilde söylüyorlar. Cömertliği ve ahlâkının güzelliği naklediliyor. Hakka teslimi ve tevazuu dillere destan. Alacaklısının kapısına gittiği zaman kapısının gölgesinde durmamış, güneşte durmuş olduğunu biliyoruz.

“Neden?” diyorlar

Bu adamda alacağı var, gölgesinden bile istifadeyi faiz olur diye; borçlusundan herhangi bir şekilde istifade etmiş olmamak için böyle hareket ettiği söyleniliyor.

Bizim Nakşî tarikatinde, silsilemizde Kasım b. Muhammed b. Ebî Bekr-i Sıddîk hazretleri vardır. Silsileden ondan sonra ismi İmam Câfer-i Sâdık hazretleri gelir, ondan sonra Ebu’l-Hasen-i Harakânî, Bistâmî… Silsilenin içinde ismi geçen Kasım b. Muhammed b. Ebî Bekir hazretleri takvâda, ilimde ve verâda eşsiz emsalsiz meşhur Hz. Ebû Bekir Efendimiz’in torunu. Onunla görüşmüş.

Muhammed Bâki ve Câfer-i Sâdık efendilerimiz ile görüşmüş. Câfer-i Sâdık hazretleri de silsilemizde.

Menkıbeye göre, talebeleriyle otururken İbrahim b. Edhem hazretleri yanından geçiyormuş. İbrahim b. Edhem hazretlerine;

“Buyur yâ Seyyidî (Efendim)!” demiş. Araplar, “Seyyid” kelimesini öyle herkese kolay kolay kullanmazlar. Asaletli, soylu insanlara “Seyyid” derler. “Beyefendi hazretleri” gibi bir mânası var. “Ey efendim, başımın tâcı, efendim hazretleri buyur.” gibi söz söylemiş. O da selam vermiş, teşekkür etmiş, durmadan geçmiş. O gidince;

“Böyle hırpani bir zâta niye efendim diyorsun?” demişler.

Ona cevabı meşhur kitaplara kaydedilmiş. Diyor ki:

“Biz Allahu Teâlâ hazretlerinin âyetleriyle, Resûlullah’ın hadîs-i şerîfleriyle meşgul oluyoruz. O bizzat Allah’ın rızasını kazanmak için, bizzat mârifetullahla meşgul oluyor.” diye İbrahim b. Edhem hazretlerini metheylemiş.

İbrahim b. Ethem hazretleri tâcı tahtı bırakıp mânevî işaretlerle bu takvâ yoluna girmiş büyüklerden. Kendi elinin emeğiyle gündüz çalışır, akşam çalıştıklarıyla kazandıklarını kaldıkları medresedeki veya handaki arkadaşlarına getirir tasadduk edermiş. Nice menkıbe var. Allah şefaatlerine nail eylesin.

Hülâsa olarak şunu söyleyebiliriz ki İslâmî ilimlerin asırlar içinde tekâmülü vardır, her ilmin bir gelişmesi vardır. Meselâ hadis ilmi ilk önce Peygamber Efendimiz’den dinlenmiş, ondan sonra kayda geçmişlerdir. “Sahabeden bazı kimseler hadîs-i şerîfleri yazarlardı.” diye rivayetler var. Sonra bu sahabeden —rıdvanullahi aleyhim ecmaîn— hadîs-i şerîfler alınmıştır. Kimden alınmışsa, alındığı insana göre eserler meydana getirilmiştir, müsnedler meydana getirilmiştir.

Sonra bunların fıkıh bölümlerine göre taksimatı yapılmıştır. Hangi sahabîden gelirse gelsin belli konular belli yerlerde toplanmıştır. Sonra meşhur hadis kitapları yazılıp ortaya çıkmıştır; İmam Mâlik’in, İmam Buhârî’nin kitapları ortaya çıkmıştır.

Hadis ilminde, tefsir ilminde, fıkıh ilminde ve diğer ilimlerde de böyle gelişmeler vardır. Bu ilimlerin hepsi, aslında Peygamber Efendimiz’de mevcuttu. Efendimiz her hali ile en büyük müfessir, en büyük muhaddis, en büyük fakih, en büyük âbid, en büyük sûfî… hangi ilmi düşünecek olursak her bakımdan en büyüğü idi.

Asırlar geçtikçe bu ilimler ihtisas dalları olarak ayrılmaya başlamışlardır. Ağaç dipten bir kök olarak çıkıp da sonra çeşitli dallara ayrıldığı gibi ayrılmışlardır. Bütün ilimlerin hepsini birden öğrenmek zorlaştığından, artık her insan bir ilim dalında ihtisas yapmaya başlamıştır.

Bugün de meselâ doktor diyoruz, gidiyoruz, kapısını çalıyoruz, “midem çok fena halde ağrıyor, aman doktor bir ilaç, çare, bir muayene et” diyoruz. “Özür dilerim, maalesef ben onu bilmem, ben kalp doktoruyum.” diyor. Meselâ mideden anlamıyor. Veya “şurada bir kaşıntı var” diyorsun, “ben cildiyeci değilim” diyor. Bunu da tabii karşılıyoruz biz, her ilmin bir mütehassısı var diye daha da hoşumuza gidiyor. Peygamber Efendimiz’de bütün ilimler vardı, sahabe-i kiram da ilimleri ondan almışlardır.

Sahabe-i kirâmdan sonra, tâbiîn zamanında ilimler ayrılmaya başlamıştır. İmâm-ı Âzam Efendimiz bu ilimlerden İlm-i Kelâm’ı iyice hazmetmiş, öğrenmiş, eser vermiş. Fıkıh eseri ve öbür eserleri büyük ölçüde İlm-i Kelâm mevzularına mütealliktir. Mârifetullah, Allah’ı bilmek konusundaki Edille-i Şer’iyye’yi incelemiş ve sonuçlarını oraya yazmıştır.

Sonuçta onlar uzun bir kültürün, çalışmanın, ilmin, emeğin mahsulüdür. İlm-i Kelâm’a yani mârifetullaha, akaide derin vukufu vardır. Ondan sonra fıkhı çok beğenmiş. İnsanlara en lüzumlu, en faydalı ilim o olduğunu öğrendiği için bütün ağırlığını oraya vermiştir. Fıkhın zahirinde de batınında da; amellerin kabul olmasının sebepleri nelerse onları anlatmakta da son derece ileri bir mertebeye varmıştır.

Demek ki fıkh-ı zâhir, fıkh-ı bâtın, hem alimliği hem mutasavvıflığı ihtiva ediyor. Böyle sislilemizde ismi geçen büyük alimlerden el almıştır, feyz almıştır, onlardan istifade etmiştir. Yine silsilelerimizde isimleri olan büyüklere feyz vermiştir. Onlar ona intisap etmişlerdir. Tasavvuf erbabı olup da ona intisap eden insanlar vardır. Demek ki ilimlerin dallara ayrılma zamanında yaşamış bir insan olduğu için bütün bilgilerle meşgul olduğunu görüyoruz. Bu arada tasavvuf ilmiyle, tasavvuf konularını da bütün mânasıyla derinliğiyle hazmetmiş, ahlâkını en güzel mertebeye çıkarmış, nefsini en iyi şekilde terbiye etmiş, mârifetullahın en yüksek derecesine varmış olduğunu görüyoruz.

Kerametleri de var. Bir kadının çocuğu İmâm-ı Âzam’ın meclisine gidiyor ve orada ilim öğreniyor da çıraklık yapmıyor, para kazanamıyor. Kadın İmâm-ı Âzam’ın karşısına dikilmiş;

“Yahu, sen benim çocuğumun yakasını bırak. Ben dul bir kadınım, evimizin başka geçimi yok. Bu çocuğun yakasını bırak gitsin de çıraklık yapsın, eve para getirsin.” demiş. İmâm-ı Âzam;

“Kadın, sen çocuğunu buradan almaya çalışma, ben senin ihtiyacını karşılarım. Çocuk burada tere yağ ile fıstıkla bal yemeyi öğreniyor.” demiş.

Aradan uzun yıllar geçiyor. Bir zaman sonra o talebe İmam Ebû Yusuf, Hârun-u Reşîd’in meclisinde otururken halife emrediyor, ikramlar geliyor. Fıstık var, bal var, tereyağı var… Hârun-u Reşîd;

“Hocam buyur ye, afiyet olsun, bu yemekler her zaman bana bile verilmiyor.” deyince, gülmüş.

“İmam, Ebû Yusuf, niye güldün?” demiş.

“Bunu, hocam ben daha kendisine talebe olarak devam ederken anama söylemişti de onun için güldüm.” demiş. İstikbale ait çocuğunu, ne olacağını keşf yoluyla gördüğünü gösteriyor.

Nitekim abdest alan bir kimseyi de abdest alırken şöyle seyretmiş, abdestinde bir kusuru olduğunu söylemiyor;

“Evladım, ananın babanın hukukuna riayet et, gönlünü al.” diyor.

Meğer anasına babasına âsî bir evlatmış. Böyle keşif keramet sahibi olmuş.

Rüyasında nice nice defalar Allahu Teâlâ hazretlerini görmüş. “Acaba gördü mü, görmedi mi?” denilir. İşin içine uzun boylu girmek istemiyorum ama rivayetleri sağlam olanlarından ve delillerin hiç kimsenin itiraz edemeyeceği cinslerinden bahsederek yürümek istiyorum. Rüyasında Resûlullah Efendimiz’i defaatle görmüş.

Allahu Teâlâ hazretlerini nice defalar rüyasında görüp o şerefle müşerref olup nice büyük iltifatlara nail olmuş bir büyüğümüz.

Allahu Teâlâ hazretleri şefaatine nail eylesin. Yolunda daim eylesin. Kadr ü kıymetini bilmeyi nasip eylesin. Firdevs-i a’lâda komşu eylesin. Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarına bizleri nail eylesin. Dünyanın ve âhiretin her türlü şerlerinden de mahfuz eylesin. Bizleri de dinde fakih eylesin. Hakk’ı hak olarak görüp ona uymayı, batılı batıl görüp ondan korunmayı nasip eylesin. Tazyiklere kulak asmamayı, hak yoldan kafirlerin münafıkların tazyikiyle dönmemeyi, Allah’ın yoluna vefa göstermeyi, sevdiği razı olduğu kul olarak yaşayıp huzuruna da sevdiği razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip eylesin.

Allahu Teâlâ hazretleri sevdiği kul eylesin. Kur’ân-ı Kerîm ehli eylesin. Ehl-i Sünnet eylesin. Peygamber Efendimiz’in şefaatine nail eylesin. Peygamber Efendimiz’in ümmetine en güzel tarzda hizmet etmeyi nasip eylesin. Hem Kur’ân-ı Kerîm’in şefaatiyle hem Peygamber Efendimiz’in şefaatiyle âhirette bahtiyarlar zümresine dahil eylesin. Kahrına, gazabına, azabına, ikabına uğrayanlardan etmesin. Cehenneme düşüp yananlardan eylemesin. Sıratı yıldırım gibi geçenlerden eylesin. Gününün sıkıntılarına da düşürmesin. Arş-ı a’lânın gölgesinde gölgelendirdiği kullarından eylesin.

Kur’an-ı Kerîm’i ahkâmını öğrenip ahkâmına uyarak ömür geçirmek nimetine nail eylesin. Kur’an-ı Kerîm’i hayatta rehber, kabirde yoldaş, kıyamette şefaatçi, sıratta nur, cennete girmeye vesile eylesin. Allahu Teâlâ hazretleri dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü hayırlarını ihsan eylesin. Dünyanın ve âhiretin bildiğimiz bilmediğimiz her türlü şerlerinden korusun. Cümle geçmişlerimize rahmet eylesin, kabirlerini pürnur eylesin. Makamlarını âlâ derecelerini yüksek eylesin. Dualarımızı lütfuyla keremiyle en sevdiği kullarının, en sevdiği zamanlarda, en mübarek yerlerde yaptığı dualar gibi kabul eylesin.


*Tarihî Ve Tasavvufî Şahsiyetler: İstanbul: Server İletişim, 2015, 4. Baskı, S. 81-112.

1. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 91, 163, 216, hadis no: 24645, 25341, 25855; Buhârî, el-Edebü’l-müfred, s. 115, hadis no: 308; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, I, 30, hadis no: 72; Beyhakî, Şuabü’l-îmân, II, 154, hadis no: 1428. Bk. Aclûnî, Keşfül-hafâ, II, 180, hadis no: 2185.

2. Eşrefoğlu Rûmî Dîvânı, s. 374.

3. Sülemî, Tabakâtü’s-sûfiyye, s. 51.

4. 3/Âl-i İmrân, 152.

5. 2/Bakara, 201.

6. 2/Bakara, 200.

7. 6/En’âm, 52; 18/Kehf, 28.

8. 18/Kehf, 28. “Sabah akşam rızâsını dileyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan (fakir mü’minlerden) ayırma (onları göz ardı etme). Kalbini bizi anmaktan gafil bıraktığımız; kendi ‘hevâsına/arzu ve hevesine’ uyan ve işi (hep emirlerimize karşı isyan ve) taşkınlık olan kimseye de itaat etme!”

9. 12/Yusuf, 53.

10. 91/Şems, 9. “O (nefsi)ni (günahlardan) tertemiz yapan, muhakkak kurtulup umduğuna ermiştir.”

11. Şemseddîn-i Sivâsî hazretlerine ait olan bu şiir için bk. Sivas Şehri, s. 132.

12. Rivayetin Peygamberimiz’e ait oluşu ile alakalı bir nakle rastlanamadı. Fakat bu söz İbni Mes’ûd’a aittir. İbni Mes’ûd radıyallâhu anh’den nakledilen bu söz için bk. İbni Ebî Şeybe, VI, 159, hadis no: 30322; Beyhakî, Şuabü’l-îmân, V, 400, hadis no: 7204.

13. 7/A’râf, 179.

14. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. Tirmizî, “Birr”, 62, hadis no: 2004; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 442, hadis no: 9694.

15. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. Ebû Dâvûd, “Edeb”, 52, hadis no: 4903.

16. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. Müslim, “Birr”, 33-34; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 284, 539, hadis no: 7814, 10973.

17. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Nikâh”, 16; Müslim, “Radâ’”, 53.

18. Hz. Ömer oğlu Âsım ile evlendirdi. Ümmü Âsım isimli kızları oldu. Ümmü Âsım, Abdülaziz b. Mervan ile evlendi. Bu evlilikten de Ömer b. Abdülaziz dünyaya geldi. Bk. İbni Asâkir, Târîhu Dımaşk, 70, 252-254; İbnü’l-Cevzî, Sıfetü’s-safve, II, 203-204; IV, 441.

19. İbni Asâkir, Târîhu Dımaşk, 70, 252-254; İbnü’l-Cevzî, Sıfetü’s-safve, II, 203-204.

20. 5/Mâide, 27. “Allah, ancak kendisinin emrine uyan/karşı gelmekten sakınanlardan (kurbanı) kabul eder.”

21. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. İbni Mâce, “Sıyâm”, 21, hadis no: 1690; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 373, 441, hadis no: 8843, 9683; Dârimî, “Rikâk”, 12, hadis no: 2720; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, II, 239, 256, hadis no: 3249, 3333; İbni Huzeyme, III, 242, hadis no: 1997; Ebû Ya’lâ, el-Müsned, XI, 429, hadis no: 6551; İbni Hibbân, VIII, 257, hadis no: 3481; Hâkim, I, 596, hadis no: 1571. Hadisin tam tercümesi şöyledir: “Nice gece namazına kalkan kişi vardır fakat namaz kılışından aldığı pay uykusuz kalmasıdır. Nice oruç tutan vardır ki tuttuğu orucundan elde ettiği pay aç ve susuz kalmasıdır.”

22. Bk. Bir önceki dipnot.

23. Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Enbiyâ”, 9; “Tevhîd”, 23; Müslim, “Zekât”, 143.

24. Bu rivayetin Enes b. Mâlik radıyallâhu anhümâ’nın sözü olduğu belirtilmiştir. Fakat aslî hadis kaynaklarımızda bulamadık. Bk. Âlûsî, Rûhu’l-meânî, III, 79; Gazâlî, İhyâ, I, 274; Kuraşî, Abdurrahman b. Ali, et-Tezkira fi’l-va’z, s. 81.

25. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen hadis için bk. Buhârî, “Bed’ü’l-halk”, 6; “Edeb”, 41; “Tevhîd”, 33; Müslim, “Birr”, 157; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 267, 341, 413, hadis no: 7614, 8481, 9341.

26. 21/Enbiyâ, 57. Hz. İbrahim ile ilgili âyetler için bk. 2/Bakara, 124-136; 6/En’âm, 74-83; 21/Enbiyâ, 51-69; 37/Sâffât, 83-109.

27. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den nakledilen rivayet için bk. Buhârî, “Rikâk”, 38; İbni Hibbân, II, 58, hadis no: 347.

28. Sülemî, Tabakâtü’s-sûfiyye, s. 49-50.

29. 3/Âl-i İmrân, 37. “Zekeriya, ne zaman (mâbette Meryem’in bulunduğu) mihrâba/odaya girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu. ‘Ey Meryem! Bu sana nereden (geliyor)?’ dedi. O da: ‘Bu Allah katındandır.’ dedi. Şüphe yok ki Allah, dilediği kimseye hesapsız rızık verendir.”

30. Muhammed b. Ulyân en-Nesevî’ye ait olan bu söz için bk. Sülemî, Tabakâtü’s-sûfiyye, s. 418.

31. 24/Nûr, 37. “(İşte) nice adamlar (var)dır ki onları ne ticaret ne de alış veriş, Allah’ı anmaktan, namazı dosdoğru kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoyar. Onlar, (dehşetinden) kalplerin ve gözlerin halden hale geçeceği bir günden korkarlar.”

32. İzahı ile birlikte metnin tamamı için bk. Eraydın, Tasavvuf ve Tarîkatler, s. 568-573.

33. Konuşma aslında daha uzun olup kayıtlarda buraya kadar mevcuttur.

Makale “İmâm-ı Âzam ve Tasavvuf” Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a.)